Written by

25 yaşındayım. Hala yolun oldukça başı. Ve bu yolda hep yanımda olan şeylerden biri futbol oldu. Her ne kadar zamanla futbol benim sevdiğim şeyden değişse de hep bir seviyede hayatımda oldu. Bunun 12 yılını çocuksu bir sevgi diye adlandırsak son 10 yılı oldukça bilinçli bir sevgi oldu, 3 yılı da bebeklikten kırdım. Nasıl olduğunu tam olarak bilmemekle beraber ilk hatıralarımda bir Beşiktaşlıydım. Babaannemin ördüğü siyah beyaz kazak ve Pascal Nouma ile hatırlıyorum Beşiktaş’ı. Sonra sanırım Pascal’ın gitmesi ya da Pascal’ın bir maçta tombala çekmesi sonucu babadan miras Fenerlilik dahil olmuş bünyeye. İyi ki de olmuş. Kendimi Fenersiz hayal edemiyorum artık. Hayatımın en kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş, benim bir şeylere dair bazen güçsüz bazen güçlü ama sönmeyen tek umut ateşim olmuş.

Aslında taraftarlık serüvenimi anlatan bir yazı düşünmüyorum ama yukardaki paragrafta anlatmak istediğim şey “Ben bir taraftarım.”. Bir merci değilim. Bir akil adam değilim. Araştırmacı, bilim adamı, spor figürü ya da başka bir şey değil. Ve bugün bir taraftar olarak üç büyüklerin bana yansıttıkları ve oldukça da doğru olduğuna inandığım kültürel bir farklılığı yazmak istedim. Bu farklılıkların bir kısmını kendi izlediğim bir kısmını da duyduğum dönemlerden yola çıkarak düşündüğümü belirtmek isterim.

üç büyükler

Futbolcu, hoca, başkan. Bu oyunun en temel yapıtaşları. Futbolcu oynar, hoca oynatır, başkan yönetir. Ve Türkiye’de futbolun yapı taşları: Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe (ama Türkiye’nin ve haliyle Türk futbolunun da her şeyi olan siyaseti unutmayarak, çünkü bu ülkedeki her şey siyasidir). Biri futbolcu kültü, biri hoca kültü, biri de başkan kültü ile özdeşleşmiştir benim gözümde. Bu üç kulübün hem birbirine bu kadar yakın hem de birbirinden bu kadar farklı olmasını çok hoş buluyorum ve bu farklılığın büyük kısmını bu kült farklılıklarının oluşturduğunu düşünüyorum. Hem bugüne hem düne baktığımda hem de daha eski şeyleri duyduğumda aslında bu çıkarımın ne kadar gerçekçi olduğunu düşünüyorum hep. Umarım burada da bir şekilde bunu kelimelere dökebilirim.

  • Futbolcu kültü: Galatasaray

Öncelikle söylemem gereken bir şey var ben Galatasaray’ı hiç sevmiyorum. Maalesef güncel olarak da ulusal bir sorun olduğunu düşünmekteyim ama bunun bir taraftardan geldiğini ve taraftarlık denilen şeyin hiç mantıklı bir şey olmadığını akılda tutarak alın. Ve ben bir dönemler Galatasaray’a bu kadar negatif duygular beslemezdim. Bana göre ülkenin en başarılı futbol kulübü, nasıl başarılı olduğunu bir kenara koyarak, Galatasaray. Lokal başarılar benim karnımı hiç doyurmuyor ve Galatasaray’ın öyle ya da böyle, ya dua ile ya CIA ile, belki de hakkı ile bir Avrupa kupası var ve kulüp bazında Türkiye’de bırak buna benzer, yanına yaklaşan bir başarı dahi yok. Ülke bazında bu başarısızlığı kabul etmemekle birlikte Galatasaray’ın imkansıza yakın başarısını da kabul etmek gerek.

fatih terim jübile maçında

Galatasaray’da başarı, siyasi doneleri tüm kulüpler için kaldırırsak, hep oyuncular üzerinde ve oyuncuların bu kulüpte yarattıkları hava ile özdeşleşiyor aklımda. Taffarel’ler, Prekazi’ler, Popescu’lar, Hagi’ler, Jardel’ler, Drogba’lar, Snijder’ler, Elmander’ler, bugüne geldiğinde Icardi’ler, Mertens’ler, Muslera’lar, Osimhen’ler belki Selçuk’lar, Emre’ler, Okan’lar, Tugay’lar, Ümit’ler, Bülent’ler ve daha nice futbolcular bu kulüpte hocalardan ve başkanlardan hep daha büyük alan kapladılar. Hocaların ve başkanların isimleri ne kadar büyük olursa olsun futbolcuların borusu hep daha fazla öttü bu kulüpte. Bunun tek istisnası olabilecek ve Galatasaray’ın neredeyse Allah’ı konumundaki Fatih Terim bile bu futbolcu ağırlığı ile kulübeye geldi ve bu kültürel uyumun hem içinden gelmesi hem de o uyumu çok iyi anladığı için başarılı oldu.

Galatasaray ile ilgili düşündüğümüzde kaçımızın aklına hocalar ve başkanlar geliyor. Ünal Aysal’lar, Dursun’lar, Faruk Süren’ler ya da Özhan Canaydın’lar Galatasaray dendiğinde ne kadar yer kaplıyorlar. Çok büyük isimler olan Mancini, Prandelli, Rijkaard, Hagi, Lucescu, Souness, Denizli, Okan gibi hocaların kültürel olarak kapladıkları yer ne kadardır. Evet başkanlar ve hocalar önemliler ama kültürel ağırlıkları bu kulüp içerisinde asla oyuncular kadar değil. Galatasaray hep oyuncuları kadar iyi olan bir takım olmuştur. Ne zaman tökezlese kadrolarındaki oyuncuların ağır isimler olmamasından tökezlemiştir. Ne zaman ayağa kalksa oyuncularının çok büyük isimler olması ile yükselmiştir. Oyuncuların performansları bile çoğu zaman önemsizdir. Eğer ismin kütlesi büyükse Galatasaray onu bir şekilde güce ve başarıya dönüştürür ve bir şekilde güçsüz isimleri de ya güçlendirir ya da keser. Kesemediği durumlarda da hep dibi boylar çünkü oyuncu kafasıyla düşünür. Bir iki denemeden sonra olmayacağını anlar ve rölantiye alır kendini. Toptan kaçar, koşmaz, denemez. Kötü olduğu dönemlerde bu yüzden hep yarışın olabilecek en dışında kalırlar. Taraftarı bile bazen kulübün üstüne koyar oyuncuları. Öyle bir oyuncu yoksa da unutur kulübün varlığını.

Bence hep duyduğumuz Florya’nın suyu dediğimiz şey de budur. Dünya üzerinde hiçbir kulüpte Galatasaray’da olan oyuncu krallığı yoktur. O rahatlık ve rahatlığa rağmen gelen başarılarla oyuncular kendilerini ilah gibi hissederler. Sahaya çıktıklarında “ben dokunulmazım” hissi en çok bu oyuncularda vardır ve her ne kadar Avrupa’da en büyük başarının sahibi olsalar da son 10 yılda en kötü Avrupa karnesine sahip olmaları da biraz bundandır. Florya’da kol kırıldığında içinde kalır çünkü o oyuncu kültünü bozmak kimsenin işine yaramaz. Ne zaman kült bozulur takım da bozulur. Galatasaray’ın yıldızları tanrıdır, askerleri yıldızdır ve geri kalanları sadece birer çalışandır.

  • Hoca kültü: Beşiktaş

Beşiktaş bu üçlü arasından kültürel farklılığı en kolay anlaşılan takım. Çok iyi futbolcularının olduğu dönemler diğerlerine göre oldukça az, özellikle son dönemlerde başkan sayıları da oldukça az ve hoca değişikliği sayısı diğer iki kategoriye göre oldukça fazla. Bu bilgileri başarılarla birleştirince Beşiktaş’ta hocaların ne kadar önemli yer kapladığını görmek çok kolay. Belki bu öneme Galatasaray’da gördüğümüz kadar bir kült diyemeyiz ama hocaların başkanlar ve oyuncularla karşılaştırınca kült olmaya daha uygun oldukları kesin.

Gordon Milne omuzlarda

Beşiktaş kulüp ve taraftar ve hatta oyuncu yapısı itibariyle iyi hocalara muhtaç bir takım. Özellikle taraftardan hareketle, kaotik olmasa bile karışık, aşkla bağlı, kibre kolay kapılabilen ve anarşiye yatkın yapısıyla bu taraftarın ve buradan hareketle bu kulübün bir düzen ve bu düzeni oluşturan bir adama ihtiyacı çok belli oluyor. Beşiktaş’ın tarihinden bugüne oyuncu gruplarını hep askerler ve yetenekli ama istikrasız oyuncular oluşturuyor. Askerleri düzene oturmak kolay ama sadece onlarla başarı elde etmek zor, yetenekle başarı elde etmek kolay ama onları bir düzene sokmadan bu sağlamak imkansız. En basitinden Quaresma gibi bir karakterin tüm kariyerine baktığında Şenol Güneş ile olan ilişkisi gibi. O yüzden Beşiktaş deyince Metin, Ali, Feyyaz, Sergen gibi hem futbolculuk hem isim olarak çok büyük isimler akla gelirken bunları aynı kulüp altında kontrol edebilen Gordon Milne gibi isimlerin Beşiktaş kültüründeki yeri hep daha ağır olmuştur.

Eldeki sınırlı malzemeden iyi işler çıkarabilen Lucescu, Denizli, Şenol Güneş gibi isimler hep başarılı ve kültürel olarak daha ağır kimlikler olmuşlardır çünkü Beşiktaş’ta hem yetenek, hem ruh, hem de umut hep vardır buna karşın parasal kaynak ve kaynakla sağlanabilen kolaylıkların olmaması sebepli düzende hep sorun yaşamışlardır. Haliyle o düzeni getiren isimler kütle olarak Beşiktaş’ın ana yörüngesini oluştururlar ki illa ki a takım hocası olmak zorunda da değillerdir mesela Serpil Hamdi Tüzün’ün ağırlığını çoğu oyuncu ya da başkan geçemez Beşiktaş’ta. Hatta bence Beşiktaş özelinde son dönem başkanlarının çoğu kulübü ileriye götürmek yerine geri götürmüş, belini bükmüş yani aslında hocalara oldukça ağır yükler olmuşlardır. Demirören, Orman ve Çebi ne kadar başarı kazanırsa kazansınlar Beşiktaş’a yük olmuş, bu düzen takımının içinde kendilerini büyük görmek gibi gafletlere kapılmışlardır.

Süleyman Seba, gol kralı olan Feyyaz Uçar’a tacını takıyor

Galatasaray’da olduğu gibi burada da bir istisna isim var o da Süleyman Seba. Açık konuşayım Süleyman Seba hakkında derin bir bilgi dağarcığına sahip değilim. Ne dönem ne kulüp olarak kesişme şansı yakaladığımız bir futbol figürü olmadı ve benim ayıbım olarak hakkında çok fazla şey okuduğum araştırma yaptığım bir figür de olmadı kendisi. Ama burada Süleyman Seba isminin nasıl bir kültürel farklılık getirdiğini az çok kestirebiliyorum. Süleyman Seba aynı bir teknik direktör edasıyla hem taraftarına hem kulübüne düzen getiren isim olmuştur. Daha önce belirttiğim gibi kaotik değil ama karışık, anarşist ve aşkla bağlı bir taraftar grubunun ve bu taraftar grubunun birleştiği çatı olan Beşiktaş’ın duygu dünyasındaki karmaşayı az çok kestirebiliyorum. Özellikle eski tribün olayları konusunda Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin öne çıkan isimler olmasıyla ve o dönemin tribüncülerinden okuduğum bir kaç şeyle bu duygu dünyasının şiddete de ne kadar eğilimli olduğunu kafamda canlandırabiliyorum. Buna karşın Süleyman Seba gibi ağır başlı, nazik ve babacan bir figürün bu kulübün içeriden dışarıya tüm duygu dünyasını düzenleyebileceğini de anlayabiliyorum. Bu düzenleme ile birlikte hala devam etmekte olan, hocalara büyüyebilecekleri alanı veren kültürün de mimarlarından biri olduğunu düşünüyorum. Günümüze baktığımızda da Giovanni van Bronckhorst’un şu anki başarısının bu düzene uyumundan ve başkanlık makamının bu düzenin önüne şimdilik geçmemeye çalışmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

  • Başkan kültü: Fenerbahçe

Fenerbahçe kulüp olarak bahsettiğim diğer iki kulübün sahip olduğu ya da olmadığı her şeye onlardan daha fazla şekilde sahip. Hem kaynak, hem yürek, hem umut, hem siyasi (son dönem değil), hem akıl, hem oyuncu, hem başkan, hem hoca olarak Fenerbahçe diğer ikilinin hepsi kadar ve bazen hepsinden çok daha fazla yıldıza ve güce sahip olmuştur. Ama aynı zamanda diğer kulüplerin sahip olduğu, körelttiği ya da hiç sahip olmadığı negatif yönlerinde hepsine yine aynı güç ve fazlalıkla sahiptir. Yani Fenerbahçe tam anlamıyla bir kaostur. O yüzden de ne oyuncular ne hocalar başarı ve kültürel ağırlıkta birinci konumda değillerdir.

kaos ve Fener

Bu kulüpte ağırlık her zaman başkanlarda olmuştur çünkü Fenerbahçe kaosa düzen getirerek, onu küçülterek ya da yok ederek hayatına devam edemez. Fenerbahçe’nin var olmak için kaosa ihtiyacı vardır. Diğer büyük kulüplerimiz gibi Fenerbahçe’de kaotik bir dönemde kurulmuştur ama diğerlerinden farklı olarak Fenerbahçe bu kaosu hem güce hem de kimliğinin en ortasına koymuştur ve bu kaos yönetilmek zorundadır. O yüzden başkanlar bu kulübün kültüdür, bu kulübün starlarıdır, bu kulübün as solistleridir. Kaosun yönetildiği dönemler başarı mutlak olarak hep gelmiştir, yönetilmediği dönemlerde bile kaos hep bir güç sağlamış ve başarıya dair çabayı hep aktif tutmuştur. Bu yüzden ligin en çok ikinci olan takımı Fenerbahçe’dir. Çünkü o ocağı, o sobayı hep alevli tutmak zorundadır Fenerbahçe. Alevin güçsüzleştiği, kaosun azaldığı ya da benzinin bittiği dönemlerde Fenerbahçe sadece başarısız olmak sorunuyla değil tümden tüme yıkılmak sorunuyla ile baş başa kalabilir. Yönetim bu yüzden Fenerin her şeyidir.

Şöyle biraz çekilip Fener’e gelmiş hocaları düşünürsek: Guss Hiddink’ler, Carlos Alberto’lar, Löw’ler, Denizli’ler, Lorant’lar, Daum’lar, Zico’lar, Aykut’lar, Ersun’lar, Jesus’lar gibi çok büyük isimlerden hiçbirisi başkanlardan daha star olamamışlardır. Ki aralarında Zico gibi tüm dünyanın efsanesi, Hiddink gibi şampiyonlar ligi olan, Alberto Parreira gibi dünya şampiyonluğu olan adamlar var. Ama Fenerbahçe kültüründe hiçbiri Aziz Yıldırım kadar ağır değil. Oyuncular açısından da tonla ismi burada sayabilirim ama belki Alex dışında başkanların önünde olabilecek bir isim yoktur. Ve zaten başkanlar dediğinde son dönem için 3 kişi düşünmek bile zordur.

Fenerbahçe’nin başarısız olduğu dönemler azdır ama başarısız olduğu dönemler incelendiğinde genelde başkanların güçlü olmadığı, konsensüslerin yönettiği, ya da paralı başkan odağına fazla kapılıp parasına rağmen güçsüz ve kaos yönetiminden bi haber insanların başkan olduğu dönemleri görmekteyiz. Bu takıma uzun süre başkanlık yapan isimlerden bazıları başbakan, belediye başkanı, milyarder, NATO’ya silah yapan adam gibi titrlere sahip isimlerdir. Buna rağmen ne zaman kaos yönetilemez ya da kaos kontrole alınmaya çalışılır o zaman değişim kaçınılmazdır.

98 seçimi adayları

Bunun ilk örneği 90’lardaki başarısızlığa gelen Aziz Yıldırım’dır. 90’lardaki o dönemi yaşamadım ama yukarda bahsettiğim konsensüsler dönemi buralara denk geliyor sanırım. Başkanların değil grupların güçlü olduğu bir Fenerbahçe’nin başarılı olma ve kaosunu yönetme ihtimali sıfırdır ve kaos yönetilemezse başarısızlık sorunların en küçüğüdür. Fenerbahçe’nin gazının tükendiği o dönemleri düzelten kişi bir oy farkla Aziz Yıldırım olmuştur ve biraz tökezledikten sonra Fenerbahçe denilen kaosu yönetmeyi kavramış o atıl kalan gücü harlayarak kulübü büyüten isim olmuştur. Fenerbahçe’nin son 30 yılının as solisti, yıldızı ve kültü Aziz Yıldırım’dır. Ne zaman kaosu yönetir ne zaman kaosu düzgün şekilde büyütür o zaman hep başarılı olmuştur. Ne zaman kaosu yönetememiş ve ne zaman kaosu düzgün büyütememiştir o zaman değişmiştir. Bunda tek suçlu kendisi değildir ama son dönemlerinde özellikle kaostan korkan ve kaosu yönetebilme gücünü kaybetmiş bir başkan olarak Fenerbahçe’deki misyonunu tamamladığını göstermiştir.

Ve değişim yine paralı bir isimden yana olmuş, bu isim Fenerbahçe’ye umut olma mottosuyla gelmiş fakat parasal gücüne karşılık kaosu yönetme gücüne sahip olmadığını bir çok kez göstererek kulübün kültürüne ters bir anlayışla kaosa düzen getirme çabasına kapılmış bir başkanın başarısızlığını çekmekteyiz. Bu düzen denemesinin en belirgin göstergesi uzun yıllardır süren başarısızlığa rağmen Fenerbahçe’nin mali açıdan sağladığı istikrar. Bence Ali Başkan son dönemlerde hala kötü bir kaos yöneticisi olmasına karşın Fenerbahçe’nin bir kaos takımı olduğunu ve buna bir düzen getirmenin sağlıklı olmadığını anladı. Bu yüzden iyi kadrolar iyi hocalar ve hatta bu sezon özelinde sahip olmadığı kaos yönetimi ondan çok daha iyi yapabilecek bir hocaya bıraktığını görebiliyoruz. Maalesef bu durum bile Ali Bey’in ne kadar bir başkan kafasıyla değil de bir sahip, bir patron kafasıyla düşündüğünün göstergesi. Umarım bu sefer başarılı olabilir.

Aziz Yıldırım ve Ali Koç

Son dönemin Fener tarihi iki kişi üzerinde olması bence hem utanç duyulası hem de bu başkan kültünün ne kadar yoğun olduğunun bir başka göstergesi. İki başkan da (özellikle sonuncusu) kötü dönemler geçirdiklerinde bu kulüpten apar topar gitmediler. En çok kredi hep Başkanların oldu burada çünkü bir lidere olan ihtiyaç, bir yöneticiye olan ihtiyaç, arkasında toplanılacak o tek adama ihtiyaç en çok bu kulüpte oldu hep. Halkın takımı derler ya hep Fenerbahçe için heh işte alın size Türk halkı tam olarak budur zaten. Bu bir halk refleksidir. Ben her dara düştüğümde, her kafa karışıklığına düştüğümde beni bir düzen, bir sistem, bir politika değil o tek bir adam, arkasına sıralandığım tek bir kişi beni kurtarsın dinamiği Fener’in içine işlemiştir. Bu refleks öyle ağırdır ki son seçimde yeni aday çıkacakken iki eski adayı görünce kuyruğunu kıstırıp kaçmış bir Saran, Fenerbahçe’yi istese de istemese de arkasında daha önce toplandığı adamlara muhtaç bırakmıştır. Ki bu hareketiyle aslında o yeni aday da ne kadar yönetemeyici bir insan olduğunu göstermiştir benim nezdimde.

Son dönemin sadece iki isim üzerinden anlatılması ayrıca bu kişilerin farklı dönemlerde farklı yöneticiler olarak görülmesini de sağlıyor. Bu iki isminde yıllar geçtikçe farklılaşması sanki 5-6 başkan değişimine bedel farklılık çıkarıyor. Hani derler ya, ya kahraman olarak ölürsün ya da kötü adam olduğun güne kadar yaşarsın. Fenerbahçe bunu hem ters hem düz iki başkan özelinde de yaşamıştır hala da yaşamaktadır. İyi dönemler, kötü dönemler, kapalı dönemler açık dönemler ama tek bir şey baki kalıyor. Fenerbahçe’nin başkanı ne kadar iyi Fenerbahçe o kadar başarılı. Başkanlık makamı taraftarından oyuncusuna, hocasından çalışanına her şeyi yönetiyor. Başkanın duygu hali tüm takıma sirayet ediyor. Başkanın hırsı Fener’in hırsı oluyor, körlüğü Fener’in ışıksızlığı, aroganlığı Fener’in iş bilmezliği ve son dönemde başka bir opsiyon sunamaması Fener’in umutsuzluğu anlamına geliyor.

Halbuki Fener umuttur. En karanlık ortamdaki umuttur. 3 Temmuz’dan sonra sokaklara çıkaran umuttur. En travmatik mağlubiyetten sonraki maça heyecanlandıran umuttur. Tüm derdin tasanın arasındaki umuttur. Depremden sonra hükümet istifa diye bağıran umuttur. Herkesi karşısında görmesine rağmen çabalamaya devam eden umuttur. İslam Çupi’nin dediği adı konulamayan büyüklük dediği büyüklüğün adı umut ve kaostur.

adı konulamayan büyüklük

Yorum bırakın