Dimitar Berbatov… Ne topçuydu ama. Hiçbir zaman dünyanın en iyisi ya da hiçbir şeyin en iyisi olmadı sanırım ama çok iyiydi. Futbolu yaşayan son topçulardan olabilir. Futbol topu onun kanında akardı.Oyunu sever miydi sevmez miydi bilmem ama o top onu severdi çünkü top onun bir parçasıydı. Belki topu sevdiği kadar sevmezdi sahaları. Uzun, geniş, büyük hatta gereksiz büyük. Onun futbolu topun ayağında olduğu kadardı. O topla ya da topsuz sahada her zaman rahat bir adamdı. En az eforla en çok işi yapar, top sadece onun istediği gibi gider, sahada tek başınaymış gibidir. Gavurların nonchalant tanımının ta kendisidir. Kayıtsız, soğukkanlı, rahat, kolay gösteren… Bence Berbatov gibi yaşamalı hayatı. Ama buradaki Berbatov’u doğru anlamak lazım. Bu onun hayatı, kariyeri ve yaşadıklarıyla alakalı bir şey değil. Bu onun topla arasındaki ilişkiyle alakalı. Top hayat biz Berbatov olmalı.
Kariyeri artık yavaşlamaya başladığı dönemde Monaco’dayken attığı bir gol var. Orta sahanın sağından biraz zor bir pas ceza sahasının uzak kenarına doğru ondan da biraz uzağa düşer. Hafif bir koşu, güzel bir kontrol, iki yavaş adım, iki savunmacı yakınlaşır, kaleci ön direkte, herkes bir şut değil bir orta bekliyor… Topa bir tokat, hatta tokat da değil bir fiske ve zaman durur. Bu bir şut değil, orta da değil gol olsun diye atılmış bir pas.
Aklımdan çıkmayan bir diğer Berbatov anı MANU’dayken West Ham’a karşı. Soldan önüne doğru hızlı bir pas, çizgi üstünde son anda topa yetişme, savunmacı üstünde, kontrol etmek, pas atmak neredeyse imkansız ama topun ilerisine atılmış tek bir adım ve topu savunmacının ayağının üstünden geçirecek kadar kaldıran tek bir dokunuş. En beklenmeyen anda en beklenmeyen yerde en beklenmeyen şeyle tüm dünyayı durduran en beklenmeyen adam olmak bir saniyeliğine. Sonra tüm dünya kendine gelir, tüm oyuncular tekrar hayata döner ve Ronaldo hayatının en kolay golünü atar. Hayatı aynen böyle yaşamak gerek. Bir şeyi o kadar iyi yapmak ki dünyayı durdurmak, başkalarının beklemediği ama senin damarlarındaki kan gibi olan şeyi yapmak, yaptığın şeyi çok kolay göstermek.

Kolay yaşamıyorsak hayatın anlamı nedir. Bir şeyi yapmak kolay ve doğal gelmiyorsa ona devam etmenin gereği nedir. Eğer bu satırları yazıyorken çok zorlanıyor olsaydım buna devam etmenin ne lüzumu vardı mesela. Çok mu önemli yazdıklarım, çok mu önemli bir topa vurmak, çok mu önemli beyaz yakalı olmak, yönetici olmak ve hatta diğer önemli şeyleri olmak… Bu hayatı gereğinden fazla önemsiyoruz. Yaptığımız şeyleri gereğinden fazla önemsiyoruz ve unutuyoruz biz küçük bir kum tanesi yok olmaya, unutulmaya mahkum. Neden bu gerilim neden bu stres neden bu korku, angst, mutsuzluk. Hepimizin Berbatov gibi yaptığı bir şeyler var bu hayatta. Belki resim, belki müzik, belki bir vida sıkmak belki bir koyun gütmek yani büyük küçük fark etmeksizin tüm dünyayı durdurmamızı sağlayan şeyler. Ama çok azımız bunu yapıyoruz, çok azımız bunu buluyoruz, çok azımıza bunu yapmak için alan tanınıyor ve bu beni nefret dolu bir adam yapıyor. Her şeye herkese karşı bir nefret ve en önce de kendime.
Yorum bırakın