by David Sampliner, 2014, 1h22min

Küçük veya büyük hayatımız boyunca bir takım hatıraların izlerini kaybedebiliyoruz. Ama eminim ki her erkek babasının bıraktığı izleri sonsuza kadar taşıyor. Ayrıca babanızın iz bırakması için kimi zaman orada olmasına bile gerek yok. Babasız bir çocukta bile bir babanın izleri vardır. En azından onun yokluğunun bıraktığı boşluk vardır. Yani bir şekilde oradadır o iz. Bunu hangi gen, hangi kültür, hangi psikolojik durum sağlıyor bilmiyorum ama o adamın hep bir parçamız olması kaçınılmazdır. Yüzyıllardır taşınan bir garip insanlık mirası söz konusu.
Filmimiz de bu yukarıda bahsettiğim izli çocuklardan birinin izlerini yansıtmasının hali. Erkekler arasında sayıları az olmasa da bir azınlığı temsil eden çekinik bir stereotipin içinde taşıdığı baba korkusu. Aslında hepimizin içinde var bu korku da kimilerimiz için hiç kırılmıyor kimilerimiz için çok kolay yok oluyor. Buradaki de kişinin kendine özel hem kendi babasına, hem de kendi babalığına dair bir korku. Nasıl “Adam” olacağını bilmeyen bir adamın korkusu.

Bu aslında erkeklerin psikolojik olarak ne kadar hasarlı olduklarının bir kanıtı. Yaşadığımız küçük ya da büyük pek çok şey dayanma gücümüzün azlığından dolayı bizi psikolojik olarak o kadar yaralıyor ki, en sonunda elimizde kalan bir parça akıl sağlığı ile kendi kişiliğimizi oluşturmaya çalışıyoruz. Uzun yollar, kısa yollar, zor ve kolay yollar seçiyoruz kendimiz olabilmek için kaçmaya başlıyoruz. En sonunda ise arkamıza dönüp bir adam tarafından kabul görülmek istiyoruz. Ondan farklı olma çabamıza yani ondan kaçışımıza onay versin, hak versin istiyoruz. Yalnız hissediyoruz, biri bizim yalnızlığımızı kırsın istiyoruz. Güçlü biri, güvenilir biri… Düşecek gibi olduğumuzda arkamızda olsun. Bir yola çıktığımızda yanımızda olsun. Kaybolduğumuzda önümüzde olsun, yol göstersin, ışık olsun istiyoruz. Aslında sadece eve tekrar hoş gelmek istiyoruz. En azından belgesel benim için bunu anlatıyordu.
70
28.03.2019
Yorum bırakın