Written by

Anının tonunu ortaya koymak adına bir uyarı yapmayı gerekli görüyorum. Bu anı Fıkralarla Türkiye’den çıkmış bir skeç değil, bu bir çocuğun tek başına çektiği Space Odyssey’dir. Hikayedeki maymun belli. Geriye Monolith’in düştüğü yeri yani bizim evi anlatmak kalıyor.     

Bizim ev aslında o zamanlar ücra bir Anadolu ilçesinden beklenmeyecek kadar modern ama aynı zamanda da oldukça sıradan ve tekdüze bir bir apartmanın 2. kattaki bir dairesi idi. Dış kapının açılması ile beraber evin tüm odalarını birbirine bağlayan uzunca bir hol karşılardı kişiyi. Şimdilerde bu holu düşününce tek bir cadde etrafına kümelenmiş bir yerleşim yerine benzerliği beni oldukça şaşırtıyor. Caddenin bir ucunda mutfak bir ucunda salon. Mutfak tarafından bakınca solda kalan 2 adet yatak odası ya da daha doğru tabirle bir yatak odası bir de benim yattığım küçük bir oda. Sağda tuvalet ve banyo. 

(Konudan biraz alakasız evin her odasını eşyalarda dahil olmak üzere oldukça iyi hatırlamama rağmen zaman zaman banyonun varlığından bile emin olamıyorum, içini ise hiç hatırlamıyorum. Banyoda nasıl travmalara maruz kaldığımı senin hayal gücüne bırakıyorum.) 

Holün bir ucundaki mutfak geniş olması ve kendi balkonu olması haricinde çok önemli bir yer değildi (ölü bir kuş ve bıldırcın yumurtaları hariç),  ama salon bana hep mistik bir yer gibi gelirdi. Şöyle kapısında durup bakınca ucu bucağı yokmuş gibi gözükürdü çocuk halime. Ne koltuk takımı, ne sehpalar, ne masalar, ne televizyonlar, ne de soba dolduramıyordu salonu. E böyle büyük bir odayı ısıtmak zor olduğundan yaz hariç pek kullanılmazdı. Sanırım biraz o yüzden de mistik bir yer benim için. Bir çocuk için ulaşılamayan ve neden ulaşılamadığı açıklanamayan şeylerin mistikliği ve cazibesiyle sarılı bir oda. 

Evle alakalı şimdiye kadar bahsedilmeyen noktalar biri mutfakta biri salonda olmak üzere iki farklı cepheye bakan balkonlar. Bunların ikisi de farklı önemlere sahip olmasına karşın biri anlatılacak olan anıya mevzu bahis olayların geçtiği yer diğeri ise bu anının bir parçası değil. Ama bir hikaye anlatmanın verdiği tanrısal bir güç ile anlatılması gereken balkondan değil de diğerinden başlamak istiyor canım. Çünkü ne kadar uzun o kadar geç…

Apartmanın şehir merkezinden uzakta ve şehrin de dağ eteklerinde bulunan eğimli bir konumda bulunmasından mütevellit aşağıya doğru uzanan boşluğa bakan bu balkon hem manzarası hem de yansıttığı ‘evrende ne kadar küçüksün’ hissi ile çocuk halime hem bir korku hem de bir ferahlık katardı. O balkona dair aklımda kalan en baskın şey dönem dönem soba borusuna yuva yapan kumrular ve pek beceriksiz bir boncuk tabancasıyla onları vurmaya çalışan ben. Bunu hangi motifle yaptığıma dair en ufak fikrim yok. Belki bir nevi bir spor olarak görüyordum. Ama eğlence için ya da kendini kanıtlamak için yapılanlarından değil. Karnı tok vahşi köpeklerin sırf bir hareket olsun diye bir şeyleri kovalaması gibi canice ve acımasızca bir spor.  Neyse ki kuşlar adına yaşanan kötü bir durum oluşmadı hiç. Ben böyle çocuksu ve vahşi duygular içerisindeyken, bana attıkları o umursamaz bakışlar hala aklımda. 

O bakışlar ve içimdeki hayvanca hisleri hala hatırlıyorum ve buradan edindiğim tecrübe ile diyorum ki insanlar doğuştan kötüdür çünkü doğamız budur. İyi ve kötünün aslında toplumsal normlardan ortaya çıkmış bir şey olması ve doğada iyi-kötü diye bir konseptin olmaması, bizim medeniyet dediğimiz şeyin bizi bu doğal durumdan sıyıran yapı olmasıyla birlikte doğal olan aynı zamanda da kötü oluyor. Eğitilmiş ve büyümüş bir birey olarak o zamanki halimi kötü ve hayvansı olarak tanımlayabiliyorum. Ama bir yandan da bu medeniyet dediğimiz canavardan da ölesiye nefret ediyorum. Bana kalsa hayvanlar gibi yaşamakta herhangi bir beis yok. Bu yüzden de çocuklardan nefret ediyorum. Onlar doğal ben değilim diye. 

Neyse oldukça sündürdüm. Şunun şurasında bir balkon ve küçük ama önemli bir anı anlatıcam. Ne gerek var bunları yazmaya… Salondan sokağa açılan bu balkon sanki sokaktan biraz uzanca biri zıplayıverse yetişecekmiş gibi bir yükseklikte durur, çevre yolundan neredeyse okula kadar her yeri gösterebilir bir yapıdadır. Sol taraf yani çevre yolu tarafında zaman zaman atış yarışmaları yapılırdı. Sağ tarafta hiç bitmeyecekmiş gibi duran bir inşaat okuduğum okulu gösterecek kadar bir açıklık sağlardı. Ve tam karşımda bir çocuk olarak tüm küçük ve minicikliğimi hatırlatan kocaman bir apartman durardı. Kaç katlı olduğunu hatırlamadığım bu apartman sanki hormonlu ve aşırı uzun bir gecekonduyu andırır biçimde ince ve güvensiz gelirdi hep. Sokağın biraz dar şehrin de eğimli olmasından mütevellit en tepesine bakmak için kafamı sonuna kadar kaldırmak zorunda kalırdım. En üst katta hem komşum hem arkadaşım Hakan’ların balkonu selamlardı yorgun boynumu. Hakan’la arkadaş oluşumdan eve girip çıkmışlığı o balkondan kendi balonuma bakmışlığım çok olmuştur. Hatta çocukluğumdan beri sürekli olarak gördüğüm bir rüyanın da mekanı olarak kafama kazınmıştır. 

Rüya Hakan’ların salonunda bir alışveriş arabasının içinde başlar. Araba hızlanarak balkona çıkar, balkon demirlerini aşar ama düşmez aşağı. Yerçekimi sanki alışveriş arabasının ayaklarının altındaymış gibi apartmana yapışık, paralel ve daha hızlı bir şekilde sokağa doğru ilerlemeye başlar. Hızlanır hızlanır hızlanır ve bazen sokakta ilerlemeye devam eder bazen de yere çakılarak son bulur. Uzun yıllar oldukça sık gördüğüm bu rüya zaman geçtikçe azalmaya başladı fakat asla tam olarak kaybolmadı. Zaman zaman hala kendini gösterip sanki kendini hatırlatmak ister gibi buluşuyoruz uykularımda. Artık tek farkı hiç sokaktan aşağı gitmiyor araba. Sadece çakılıyor. 

Asıl anıyı anlatmayıp etrafında dolaştığımın farkındayım. Bunun ister istemez hafif bir merak da oluşturduğunun farkındayım ama gerçekten çok basit bir anı, bu anı. Kimseyi ümitlendirmek ya da beklentiye sokmak istemem. Ve genel olarak bu satırların hiçbirinde romanlarda, hikayelerde okuduğunuz o büyük kırılmalara, ağır dramlara, derin duygulara yer bulamayacaksınız. Bu sıradan bir adamın sıradan bir öyküsü. Evet belki biraz kaotiktir ve evet belki ben akli dengemi kaybetmiş bir noktada olabilirim ama bunlar sahiden sıradan bir adamın satırları. Ve önemli olan şey her zaman sıradan insanların hikayeleri olmuştur. 

Yorum bırakın