Yalnızlık… Ne ağır kelime, ne ağır duygu, ne ağır tecrübe. Hep yanlış anlatırlar yalnızlığı. Sanki etrafında kimse yoksa yalnızsın gibi. Allah’a mahsus derler sırf dünyanın her yanı tonla insan kaplı diye. Bazıları yalnızlığı doğuştan beller. Yalnız doğar, yalnız yaşar, yalnız ölür ki bu da değildir yalnızlık. Yalnızlık aslında anlaşılamamaktır. Kimse seni, yaşadıklarını, duygularını, anlattıklarını anlamıyorsa yalnızsındır.
Arkadaşlarına anlattığın bir anıda, ailene yaptığın bir istekte, başkalarına gösterdiğin duygularında yatar yalnızlığın. İlkokulda tüm sınıfı tarafından dışlanmış, kimsenin konuşmadığı bir çocuktur yalnızlık. Başka memleketlerde dilini bilmediği tavrını anlamadığı insanların arasında kalmaktır yalnızlık. Ücra bir köyde çağdaş olmaya çalışan bir gencin çabasıdır yalnızlık. Savaşta kolunu kaybedip eve gönderilince “Ben ne için savaştım?” diyen ve bunu dedi diye ayıplanan adamındır yalnızlık. Sıcak küçük bir evde fiziksel ihtiyaçları tam ama duygusal olarak terk edilmiş bir çocuğundur yalnızlık. Kimsenin yol göstermediği gençtir. Hasta diye arkadaşlarından uzaklaştırılan çocuktur. Birbirini sevmeyen eşlerin evliliği. Mezar taşı. Patlak bir top. Bir kuytu köşe. Tavana asılı bir urgan. Yarım bayat bir ekmek.

Ben çok yalnızdım (öldüm ya artık ondan ‘dım’). Hayatımın her döneminde anlaşılamamak lanetiyle boyandım (renksizim ya artık ondan ‘dım’). Bir noktadan sonra da ben kendimi anlatmamaya başladım (bittim ya artık ondan ‘dım’). Şimdilerde ne zaman birilerine kendimden bir şeyler anlatmak zorunda kalsam, ne zaman kendimi kanıtlamak zorunda hissetsem utanıyorum kendimden, yabancılaşıyorum kendime ve bir cinnet derecesinde öfkeleniyorum her şeye. Ama alışıyor insan (yalan). İnsan öyle ya da böyle alışıyor (palavra).
Bazen birilerinin beni anladığı hayaller kuruyorum, birileri okur diye mektuplar yazıyorum mesela, bazen yalnızlığın olmadığı diyarları düşlüyorum, çoğu zamansa kafamda birilerini yaratıp ona anlatıyorum her şeyimi. Çünkü bir şekilde anlaşmak lazım yalnızlıkla. Hiç olmazsa ona tepkisiz kalmak uyuşmak lazım. Bazıları içkilerle, bazıları büyük güçlerle, bazen daha sert uyuşturucular, bazen önemli önemsiz uğraşlarla ama yalnızlık hep baki ve herkes için aynı. Çünkü yalnızlık bir karanlıktır. Karanlık her bedende aynıdır. Karanlık, insanları; kimliklerinden arınmış, insanlıkları sökülmüş, duyguları silinmiş bir yığın, bir topluluk, bir kalabalığa dönüştürür. Kalabalıklar içindeki yalnızlığın asıl anlattığı şey budur. Kalabalık tek başına birliktedir de bir sen yalnızmışsın gibi değil hepiniz ayrı ayrı tek bir yalnızı oluşturuyormuşsunuz gibi. Ve karanlık için aydınlığa gerek yoktur. O yüzden kendi kendini hep daha fazla, daha fazla doğurur.
Ben de iki anlaşılamayan, ne hikmetse birbirlerini de anlamayan iki karanlığın karanlığıyım en nihayetinde. En büyük korkum da biraz bundandır aslında. Ya ben de bu karanlıktan başka karanlıklar doğurursam diye. Biraz bunda da sebep kalabalığa çok girmemeye çalışıyorum, daha fazla karartmamak için dünyayı. Ama maalesef karanlığa sadece aydınlığın sözü geçer. Ben de daha fazla karanlık yaratmakla mahkumum hayatta çünkü ışığım yok. Ama çok az da olsa bazen iki karanlık bir ışık doğurabilir. En azından her karanlık bunun hayaliyle yaşayabilir. Hayal kalıcı olsa bile ışık çoğu zaman geçicidir aslında. Sanırım biraz bundan da sebep doğuştan ölümüne yalnızız.
Karanlık ardından bir ses
Kara göründü
Bir karaltı tüm insanlığı yuttu
Bize dair her şey kara gömüldü (ne kötü şiir)
Yorum bırakın