Written by

Böyle bir şeyler yazamayıp dalıp gittiğim anlarda hep bir anıyı hatırlıyorum. Bundan 6-7 yıl önce üniversitenin ilk aylarında güzel olduğunu düşündüğüm belki alttan alta da hoşlandığım ama apayrı dünyalara ait olduğumuz ve hatta arkadaş dahi olamayacağımız 100 mil öteden belli olan bir kızla konuşurken konudan alakasız şöyle bir cümle döküldü ağzında “ Ben depresyondaki insanları anlamıyorum. Mutsuzsan niye depresyona giriyorsun ki mutlu ol geçer.” ya da buna benzer bir şey. Bu bir anda gelen konudan bağımsız açıklama karşısında gerçekten şaşakalmış ve sadece evet diyebilmiştim. Başta şaşkınlığımı bu beyanın aniliği ve konudan alakasızlığı yaratıyor sanmıştım ama baya sonradan anladım ki o an ilk defa “ulan ben depresyonda mıyım yoksa?” sorusunun kafamda oluşturmuştu bu açıklama. Ve evet o aralar gerçekten depresyondaydım aslında. Evet neşeliydim belki, belki umutlu ve belki heyecanlı ama gelecek şeyin farkındaydım içten içe çünkü kendim değildim o dönemlerde. Birkaç ay sonra da frenim patlamış gibi uzunca sürecek bir karanlığa girmiştim. 

Kendime sorduğum soruya şimdilerde cevap vermesi kolay ama ilk defa cevap vermem neredeyse 1 yılımı, tekrar insana benzer bir hale gelmem, daha doğrusu kendime dair parçaları o karanlıkta tekrar bulmam ise bir yıl daha almıştı. Hala da hepsini bulmuş değilim ama bir şekilde deniyoruz işte, daha doğrusu denedik şimdiye kadar (benden sonrası tufan). O dönemden beri üzerimdeki depresif bulutlar ayrılmadı hiç. Bazen azaldı bazen çoğaldı ama hiç yok olmadı. O yüzden böyle anlarda hep o zamanı hatırlarım. Hem o zamandan bu zamana ne değişti ne değişmedi gösterir bana hem de insanların birbirlerinden ne kadar farklı olabildiğini hatırlarım. Belki de aramızdaki fark karanlıkla aydınlığın farkıdır.

Konudan alakasız yine aynı kız benden okumak için kısa bir kitap istediğinde Derviş ve Martı Jonothan Livingston kitaplarını vermiştim ve aldığım geri dönüş “Derviş fena değilde, Martı çocuk kitabı gibi. Sen bu kitabı mı çok seviyorsun?” demişti… Öylesine eklemek istedim. Aslında bakıyorum da baya iyi bir çift olurmuşuz. Hayatı olabildiğince yüzeysel yaşayan kız ile kendini kendi derinliğinde kaybedip kişiliğinden sıyrılmanın başlangıcındaki oğlan. Belki birbirimizi dengelerdik. (kadınlar yüzeysel erkekler derindir gibi bir çıkarım yapan olursa bu satırlardan onun ağzına sıçarım)

Hazır konu karşı cinsten açılmışken sürekli yalnız olmanın yan etkilerinden biri olarak çift kişilik duygulara çok ağır bir hasret duyduğumu da anlatayım. Ne zaman bir kadına birazcık ilgi duysam hemen kendimi bir hayaller sarmalı içerisinde buluyorum. Kişinin yaşı, huyu, suyu, gözü, boyu, sadece 3 saniye görmem ya da yıllardır tanıyor olmam hiç ama hiç farketmiyor. Dedim ya yalnızlık her şeyi silen bir karanlık. O kişi içimdeki yalnızlıkta tüm kişiliğinden, benliğinden, sıfatlarından sıyrılıyor ve o hasret duyduğum çift kişilik duygulara bir kabuk, bir kap, bir taşıyıcı yani bir araç oluveriyor. Böyle anlatınca çok cinsellikle alakalı gibi geliyor kulağa ama bunun en fazla yüzde onu cinsel duygulardır geri kalanları hep o karanlıktaki ışığa ümitlendiren, kendideki boşlukları dolduran duygulardır. Hiç sahip olmadığım, hiç tatmadığım duygulara dair bu ağır özlemin aslında ne kadar küçük düşürücü olduğunu bilmeme rağmen o yapay, o ruhsuz kabukla hayallerimde mutlu olmayı, aşık olmayı, güven duymayı, bütün olmayı engelleyemiyorum. Ve sadece iyi duygular da değil. Bazen ayrılıklar, belki kavgalar, üzüntüler ve öfkeler ama hepsi beraber, yalnız değil.

Yorum bırakın