Büyük futbolcu, (son dönemlerini görmezden gelirsek) iyi teknik direktör ama su götürmeyecek derece gerçek bir efsane futbol adamı olan Aykut Kocaman’ın da dediği gibi bazı çiçekler bazı topraklarda yetişmiyor. Buradan hareketle ben de kendimi hep derin kökler salmak zorunda olan bir çiçeğe benzetirim. Neden böyle bir çiçek olduğumu bilmiyorum. Belki genetik, belki takdiri ilahi. Ama bir şeyi çok iyi biliyorum. Benim şartlarım bu çiçeğin yaşamasına hiç uygun değildi.

Memur çocukları anlayacaktır, bizler kendi rızamız dışında bir yerlere sürüklenerek büyürüz. Haliyle kendi kısacık ömrümde o kadar çok il, ilçe, okul, ev, sokak, arkadaş, düşman, sosyal ve doğal çevre değiştirdim ki çoğu zaman kafama sığmıyor bu kadar değişken. Ve bunu bir de kök salma zorunluluğu olan bir çiçek olarak düşünün.
İlk anılarını yaratmaya başladığı yüksek ve çorak Toros topraklarından daha o ilk minik köklerini bile tam salamadan lak diye bambaşka bir yere, ap ayrı bir kültüre ve belkide yalnızlığı ilk kez iliklerinde hissettiği ap ayrı bir ülkeye. Tam o yeşil, ağaçlık, parklık, ördeklik ve yabancı ülkeye alışırken hop eski çorak topraklara geri çekilmek. Neyseki iyi bildiğimiz yer. Her ne kadar bir şeyler değişmiş olsa da biliyorum burayı. Sokaklarını, insanlarını ve hatta hayvanlarını tanıyorum. Köklerimi daha hızlı salabilirim belki, gidip gelmeyle kaybedilen zamanı kazanabilirim belki. Derken hop torosların ötesinde daha alçak ama yine dağlarla çevrili bir başka yere.
Hadi ülke değiştirince değişen insanları ve kültürü anlamıştım ama kendi ülkemde 400-500 kilometre gidince bu kadar farklılaşan insanlara ne demeli? Ve her şeyi geçtim başka ülkenin insanları bile bana buradakilerden daha yakın olabilir mi? Öylelerdi. Aynı ülkenin, aynı toprağın çocukları tarafından ilk dışlanışım buradadır. Hadi yalnızlığı ilk defa tadıp yavaşça öğreniyorduk da yalnızlığın bir silah olarak kullanıldığını ilk defa burada, kendi insanlarımdan öğrendim ve namlunun ucundaki bendim. Erişemediğim, ulaşamadığım gavurlardan erişmeme ve ulaşmama izin vermeyen, yokmuşum gibi davranan has Anadolu çocuklarına. Ve hatırlatırım küçücük insanlar bunlar, daha yaşları 10 bile değil.
Kaderin bir diğer cilvesiyle değiştirilen bir okul daha ve aynı ilçede bile insanların ne kadar değişebileceğine dair ayrı bir aydınlanma (sanırım sınıfsal). Ve artık sürekli olarak yönetemediğim bir el tarafından toprağımdan sökülmenin verdiği öfke. Ve bu öfkesi hiç cevap bulmayan hatta fark dahi edilmeyen bir çocuk olarak daha fazla öfke. Haliyle çok kavga ettim, tabi ne kadarına kavga denir orası şüpheli. Bir çocuk ne kadar kavga edebiliyorsa o kadar ve her zaman başkalarıyla değil. Bazen kendimle, bazen şeylerle ama sürekli bir kavga, sürekli bir öfke. Sınıfımdaki her oğlanla hatta bazen kızlarla bile sürtüşmem olmuştur. Çünkü öfkeliydim, çünkü korkuyordum ve niye öfkeli ve korkak olduğumu bilmiyordum. Hatırlıyorum da yakın arkadaşlarımın benimle konuşmadığı kısa bir süre olmuştu ve ölümüne korkmuştum bir daha dışlanıyorum diye ama allahtan çok çektirmediler. Ve şimdi bu yarım yetişmiş halimle diyebiliyorum ki çocuklar ne kadar gaddar şeyler.
Neyse hasbel kader sakin geçen bir kaç yılın ardından ben de yine bir korku çünkü el gözüküyor ufukta. Hem bu sefer benim de elim var birazcık. Eğitim ve memurluk çakışacak ne kadar ağır bir dönemeç yani. Yalan söylemicem bu sefer korkmadım. Onun yerine hayata küstüm daha 12 yaşında. Ne ağırdır daha 12 yaşında hayata küsmüş bir çiçek olmak. Daha 12 yaşında sürekli olarak köklerinden sökülen, her tanıdığı yüzü, her bildiği sokağı, her hatırladığı sesi kendi istemediği halde ne kadar uğraşsa da gömmek, yakmak, unutmak zorunda olan bir çiçek olmak. 12 yaşında benden çok daha zor, çok daha karanlık şeyler yaşayan çocuklar var kesinlikle. Kendi o küçük dertlerimi gözümde büyütmüyorum onlara haksızlık etmiyorum sadece hissettiklerimi yazıyorum, hayata olan yorgunluğumu hatırlıyorum. Belki benden bile daha az yorgundur o çocuklar çünkü onlar bu karanlıkta büyümüşlerdi. Bense bir türlü büyüyeceğim zamanı ve toprağı bulamamıştım. Ben hem küçük hem yorgundum.
O günlerden bu günlere çok çok şeyler değiştirdim bazen kendim bazen bir el sebebiyle ama o zamandan bu zaman bir şeyi değiştiremedim bir türlü. Bir daha hiç kök salamadım. Küskün bir çiçektim artık ve hala da öyleyim. Hala o dönemlerden taşıdığım, büyüyememekten devşirdiğim sorunlarla boğuşuyorum. Hala kök salmak istiyor bir tarafım ama artık vücudum el vermiyor sanki. Öğrenilmiş çaresizlik, o açamadığım, olamadığım çiçeğin ağırlığıyla beraber hep sırtımda. Belki çok matah bir çiçek olmayacaktım, belki yenilebilir meyveler vermeyecektim ama en azından bu kadar anlamsız ve yaralı da olmayacaktım. En azından daha mutlu olurdum gibi geliyor. En azından daha elle tutulur amaçlarım, daha elle tutulur sorunlarım olurdu. Böyle gölgelerle savaşmak zorunda kalmazdım belki. Bugün biliyorum ki gittiğim her diyar salamadığım ve salamayacağım kökleri hatırlatıyor bana. En acısı ise bu gölgeleri kimse bilmiyor ve görmüyor ya da istemiyor.
Ama işte böyledir hayat. Kimse anlamıyor diye bir kağıda, bir deftere, kucağımdaki kediye, karşı apartmanın penceresine, binaların arasından zar zor seçilen dağlara, uçup giden bulutlara ve ağarmaya başlayan güne anlattırır içindekileri.
Yorum bırakın