Giriş
Fikret 23 yaşlarında üniversiteyi yeni bitirmiş genç bir adam. Son birkaç ayını çoğu gencin bir şeylerden sıyrıldıktan sonra yaşadığı o sisli “ne yapıcam lan ben bu hayatla” bilinmezliğinde kaybolmakla geçiriyor. Ne normatif bir iş, eş, ev, araba, çocuk, torun ve ölüm ona sıcak geliyor ne de normatif olmayan diğer tonla şeye karşı ağır bir çekim hissediyor. Fikret maalesef bir açmazda ve her açmazda olduğu gibi sisler bir gün ya Fikret’in eliyle ya da hayatın bir cilvesi ile açılacak. En azından Fikret’in beklentisi bu yönde. Ama bir yandan da kafasının arkasında bir yerlerde ‘ya buradan sonrası sadece sisten ibaretse’ diye bir şüphe de yok değil. Ki aslında bu düşünce pek haksız da değildir, çünkü hayat aslında sadece bir buluttan ibarettir. Bulutun alçakta ya da yüksekte olması; ya da onun beyaz, gri siyah olması; sürekli şekil değiştiren, bazen giden bazen gelen bir şey olduğu gerçeğini değiştirmez. Tabi bunu Fikret’in bilmesine gerek yok.
Başlıktan da belli olduğu gibi bu Fikret’in hikayesi ama kim bu Fikret? Bu Fikret ne ola ki hikayesini yazmaya, okumaya bir gereklilik olsun? Alt başlıktan tahmin edileceği üzere de burası Fikret’in kim olduğuna giriş yaptığımız bir kısım olsa gerek. Ama pek öyle değil. Ben bu hikaye yazma işini pek seviyorum. Kendim elimle onu bunu karmak ve düzmek hoşuma gidiyor. O yüzden size Fikret’i değil onun etrafındaki tonla şeyi anlatacağım önce. Zaten Fikret kim ola ki. Etrafındaki onca şeyin çekip çevirdiği herhangi bir insandır bizim gibi. O yüzden Fikret bu sisin içinde nereye gittiğini bilmeden yürüye dursun biz o arada Fikret’in ailesine bakalım önce.
40’lı yaşların sonunda ince uzun, gençliğini hızlı yaşadığını sanan ama aslında çocukluğu elinden çalındığı için hiç büyüyememiş, hayatında yaşadığı, yaşıyor olduğu ve yaşayacağı tonla derde rağmen hala onu en çok yaralayan şeyin dökülmüş saçlarının kafasının ortasında bıraktığı boşluk olan bir baba. Aynanın karşısına her geçtiğinde gençken sahip olduğu o sert kesimli uzun ve eğreti saçlarını yaad etmeden duramayan, bu yaadın ardına hayata lanet etmeden duramayan ve ayna karşısındaki günlük rutinini her seferinde bir keşke ile tamamlayan bir adam. Bu saçları çokça dökülmeye durduğu günlerden itibaren başlayan ritüel Allah izin verirse bir 60-70 yaşına kadar daha her gün devam edecek. Ama daha da uzun yaşarsa şayet demans maalesef yakasını bırakmayacak Fikret’in babasının.
O zamanlar geldiğinde Fikret ne zaman babasını ziyarete gitse babası onu hep 20 yaşında vefat eden abisi sanacak ve her zamanki gibi tek unutamadığı şey olan “Gahpa Ağacı” anısını anlatacak kimbilir kaçıncı defa.
“Gahpa ağacını hatırleyon mu abe? Yukarda… Köyde… Senin kızı götürdülerdi hane… Needi adı? (Düşünür, düşünür ama kafasının içindeki o isimler sisinden ismi bulamayınca sis sanki önündeymiş gibi eliyle dağıtır.) Kızı götürdülerdi… sen ağladıydın…”
Fikret belki yüz defa daha dinleyecek bu hikayeyi ama asla anlamlandıramayacak kafasında babasının ne anlattığını. Çünkü Fikret hiç duymamış bu hikayeyi babasından daha önce. Ha keza Fikret’in babasıyla konuşmuşluğu da var mıdır tartışılır. Ama biz şanslıyız. Bir hikaye yazmanın en tanrısal yönüyle ben anlatayım sizlere bu anının aslını.
Fikret’in hiç tanımadığı amcası (yani babasının abisi) köyde bir kıza aşıktır. Kızın bundan haberi yoktur açılamaz amcası bir türlü. Bir gün amcası kızı takip eder bir boşluk bulup açılmak için. Babası da onu görüp takılır peşine. Kız köyün yukarısında, dağın yamacında tüm rakıma meydan okuyan bir ağacın altında bir oğlanla buluşur. Genç aşıkların çıplak bedenleri birbiriyle buluşurken Fikret’in amcası yaşlı gözlerle dişlerini sıkıp “Gahpa ağacı” der. “gahpa ağacı”.
Fikret’in babasının yaşadığı onca şey arasından sadece bunu hatırlamasıysa hayatındaki bir hayal kırıklığının izidir. Abisinin hep ulaşılmaz, güçlü ve yıkılmaz olduğunu sanan o küçük çocuk aynı abisini gözünde yaşlar, yüzünde hayal kırıklığı ve ağzında ihanetle görünce sanki bir uzaylıyla karşılaşmışçasına şaşırmıştır. Zaten babasından yediği onca dayakla ve dayağı aratacak bir o kadar daha cezayla birlikte duygularını hiç göstermemesi gerektiğini öğrenen bu çocuk, normal bir insan gibi hissetmeye ve duygularını yaşamaya dair en küçük kırıntısını, tek umudunu da o gün abisinin yaşlı gözlerinde bir daha ulaşamayacağı en derin kuyuya atmıştır, en karanlık mahzenlere kitlemiştir. O günden sonra en basit duyguları bile artık tecrübe edemeyen, insana derinlik katan her duygudan arınmış, hayatını sadece bir araç olarak yaşamıştır. Kir tutmaz bir yüzey gibi, duygulara dair ne varsa hem içerden hem dışardan, hiç üstüne yapışmamış hep akıp gitmiştir.
Bundan sebep babalığını da hep bir araç gibi, bir makine gibi duygusuz yapmıştır. En ufak duygunun vuku bile bulmadığı bir baba-oğul ilişkisi vardır Fikret’le. Duygusuz bir robot gibi, bir makine gibi, kendine babalık adına ne görev bellediyse, nasıl bir kod yazdıysa sadece onu yapar ve geri kalan hiçbir şeye elini sürmemektedir. Eş, iş, dost, akraba fark etmeksizin, hayatın her alanında bir robot gibi yaşar, görev edindiklerini yapar ve durur. Görevsiz kaldığı anlarda bile kendine bir ‘stand by’ modu bulmuştur. Anılarına dalar, anılarında yaşar ve önüne başka bir görev gelene kadar tüm hayatını baştan sona bir daha yaşar, bir daha, bir daha, bir daha… Hafızası kuvvetlidir aslında anlayacağınız ama bu kadar yoğun biçimde görev odaklı bir adam olmaktan dolayı malulen emekli olunca işinin kapladığı alanı dolduramamış ve anılarında fazla yaşamaktan yavaş yavaş silinmeye başlamıştır hayatı.
Bu yüzden ‘Gahpa Ağacı’ bu dünyada bir tek Fikret’in babasıyla var olacak ve onunla birlikte yok olacak bu dünyadan. Fikret asla bilemeyecek ve bir daha duymayacak ‘Gahpa Ağacını’. Hatta Fikret hiçbir zaman böyle bir ağacın varlığından haberdar olmayacak çünkü babasıyla bu anı hiçbir zaman yaşamayacak.
Yorum bırakın