Analarımız
Fikret’in annesi 40’lı yaşların başında, orta boylu, ne zayıf ne de kilolu denilemeyecek kadar hızlı kilo değiştiren, vücudu bir ağacın durağanlığını andıran sertlikte ama tüm o sertliğine rağmen ak yüzlü bir hanımefendi. Vücudunun olağan sıradanlığına rağmen Fikret’in annesinin yüzünde insanın parmağını koyamadığı bir gariplik hissedilir herkes tarafından. Sanki yüzünün her parçası farklı insanlardan toplanmış gibi farklı farklıdır. Bu bütünlük ihfa etmeyen kaotik bir tuval gibi duran bu yüz tüm o karmaşasına rağmen toplama bir yüzden beklenmeyecek kadar, hatta dünyadaki tüm modelleri kıskandıracak bir simetriyle kutsanmıştır. Öyle bir yüz ki bu bakanların rahatsız olmakla aşık olmak arasında sürekli olarak gidip gelmesini sağlayan bir yüz. Yüzünün her parçasının farklı bir insana aitmiş gibi hissettirmesi ise çok normal aslında çünkü tüm kimliğini yüzünde taşır Fikret’in annesi. Yüzünün 5 parçasında (kaş, göz, burun, ağız, yanak), 5 hikaye, 5 benlik yatar.
Kronolojik olarak en eski parçası yani ilk benliği yanaklarında yatar. Bebeklikten kalma bir nişane gibi taşıdığı bu yanaklar artık bebekliğindeki hallerine hiç benzememektedir. Aslında tombul bir bebekti Fikret’in annesi, bir kız çocuğunu çok beklemiş ailenin tombul yanaklı, herkesin mıncırdığı, sevgiyle sıkılmalara doyamadığı, sanki bir hamur gibi yoğrulan pembe tombul yanaklı bir kız çocuğu. Herhalde o yanaklar bugünkü yanakları görse aynı insanın üzerinde olduklarına inanamazlardı. Fikret’in annesinin yanakları bugün bir ailenin, onu çok beklemiş bir ailenin, sana en yakın kişilerin seni artık eskisi kadar sevmiyor oluşuna kırgın, sevgi tarafından ihanete uğradığını hisseden, en yakınları tarafından yalnız bırakılmanın, yalan sevgilerin, kendini kandırmanın ve duyulamamanın kuruttuğu tüm topraklar gibi zayıf, ince, çukur ve yalnız.
İkinci benliği ağzında saklıdır. Bir çizgi gibi durur yüzünde. Nerede başladığı nerede bittiği o konuşurken bile anlaşılmaz. Sonsuza giden bir çizgi gibi yok olur yüzünde. Bu çizgi iki ince, soluk, üstün alttan biraz daha kalın olduğu dudak taşır. Her hareketiyle sanki sıkıştırılmış bir parça kağıt, hatta daha iyi bir betimlemeyle bir akordeon gibi bükülen ve sıkışan bu yorgun, bir viktoryen dönem romantikliğinde elit ve üzgün dudaklar. Bir zamanlar gerçek kahkahalarla yankılandığına inanmayacağınız bir ağız. Aslında küçük ve çok konuşkan bir çocuğun ağzıydı bu. Anlatacağı şeyler ne ağzına ne aklına sığar, hiçbir şeyi unutmamak için acele acele konuşur çoğu zaman aklından da hızlı gittiği için ne anlattığını kendi unutan bir çocuğun ağzı. Konuşarak her kulağı öpmeye çalışan bir ağız. Büyüdükçe nefret etmeye başladığı bir ağız. Önce susturulduğu için, sonra kendisini susturduğu için varlığından nefret duymaya başladığı ama en önemlisi artık kendini anlatamadığı bir ağız. Yetişkinliğe girince belki tekrar kazanmaya, tekrar benimsemeye, tekrar anlatmaya başladığı, kendini tekrar bulacağının umuduyla doldurduğu bu ağız şimdilerde sahibinin olduğu kişi, üzerine giydiği rol ve kendine bellediği kimlik sebebiyle ya çok susmakta ya da gereğinden fazla konuşmaktadır. Egemenliğini başkalarına kaptırmış bir ağız.
Burnu yüzünün en farklı ve yüzündeki kakafoninin baş mimarı olabilir. Çökük yanak ve ince dudak birbirleriyle hasbelkader uyuşsa da bu hem enine hem boyuna geniş burun tüm yüzün yapısını değiştiriyor. Yüze mutlak bir hakimiyet kuran burun, etrafı ovalarla çevrili yalnız bir dağ gibi yukardan bakıyor her şeye ve yapayalnız hissediyor kendini. Dikkatli bakmazsanız eğer sadece burundan oluşan bir yüz bile sanabilirsiniz bu yüzü. Şimdiye kadar olduğu gibi burada da bir hikaye ve bir tezatlık yakasını bırakmıyor Fikret’in annesini. Büyük burun – küçük ego. Az çok belli olmuştur zaten yalnızlık ve anlaşılamamak onu başkaları tarafından sevilmek için onlar nasıl isterse öyle olmaya, egosuz olmaya, kimliksiz kalmaya itmiştir. Sanki kendi karakterinden ne varsa burnunun içine gömmüş ve altına süpürdüğü her benlik kırıntısıyla burnu büyüdükçe büyümüş kendi küçüldükçe küçülmüştür. Kişi başkalarının gözünde olduğu kişiye dönüşüce sevileceğini sanır hep ama gerçek pek öyle değildir. Tabi gelin bunu Fikret’in annesine anlatın sıkıysa. Onun benliği ve kimliği budur artık ya da siz ne istiyorsanız odur.
Bir zamanlar ışık saçan gözleri zamanla solmuş gibi görünse de aslında son haliyle biraz burnuna benzer bir durumda kendinden kalan son parçaların tek gün yüzünde olduğu yerdir. Kimliğini yitirmişlerin tek gerçek kalan ve aslında en yalancı noktası gözleridir. Her an her kimliğe bürünürler; bir an parlarlar, bir an sönerler, özlerler, nefret ederler, aşık olurlar, umut dolarlar, karanlığa gömülürler, yaşlanırlar, gençleşirler, mağrur bakarlar, ateşle dolarlar ama asla ve asla sabit değildirler. Bir insanın hissedebileceği her şey geçer gözlerinden bir saniye bile kalmadan. Tüm benlik karıştıkça karışır gözlerde. Sürekli arar, sürekli harekette ve hareketliliğin altında belirgin bir boşlukla, kendi kimliğine tutunamamanın boşluğuyla döner dururlar. Aynı gözlerin beyazı gibi bembeyaz bir boşluk yatar altında ve her gelen ışıkla değişir bu beyaz boşluk.
Ve kaşları… Bir ağacın kökleri kadar güçlü, yaprakları kadar narin ve meyveleri kadar bereketli bu kaşlar nedense (!!!) hep çatıktır. Bir şeylere sürekli kızar gibi, en olmadık en mutlu anlarda bile çatık, geçmeyen bir öfkenin alevleri gibi sürekli harlı. Öfkesi neye veya kimedir, ne o ne de kaşları hatırlamıyor ama öfkesi hep orada hem o hem de kaşları biliyor. Yüzünün tam üstünde, en üstünde.
Yani anlayacağınız karmakarışık bir kadın Fikret’in annesi. Kurtarılamamış herhangi bir kadın gibi. Ne aile, ne eş, ne çocuklar, ne arkadaşlar tarafından karmakarışıklığı çözülememiş ki zaten en başta onlar tarafından karıştırılmış bir kadın. Bugün hala onlar tarafından karıştırılıyor ve hiç ses etmiyor Fikret’in annesi. Hatta fark bile etmiyor ne olup bittiğini çoğu zaman. Aradığı şeyler için makul görülen adımlar atmış ama asıl atması gerekenleri atmadığı için aradığını hiçbir zaman bulamamış bir kadın. İkisinin de haberi olmasa da Fikret’e bu dünyada en çok benzeyen kadın.
Yorum bırakın