Written by

Ve lise… Ah lise ve lisedeki gözler. Artık bir köpek, bir düşman, bir yabancı olarak görevini tamamlamış, tecrübelenmiş bir ergen olarak gittiğim lisem. Farklı bir şehir, bambaşka insanlar, ara ara tanıdıklar (çoğunluk yaşlı) ve otobüse binmek. Evet her gün şehir içi belediye otobüsüne binmek benim için oldukça yeni ve önemliydi. Lisenin bendeki en büyük ayracı o otobüstü. Farklı şehirlere gitmek için daha büyüklerine binmiştim, dershaneye gitmek için daha küçüklerine de binmiştim ama bu hafta içi her gün insanın günlük ufkunun sadece okul bahçesi ve eve giden yoldan ibaret olmadığını anlatan araca hiç binmemiştim. Tabi böyle dedim diye bu ufukları adımladığımı düşünmemek gerek çünkü benim için hayat hala okul ve evden ibaretti. Başkalarının ufuklarını görmekle kendi ufuklarını genişletmek apayrı şeyler. Benimkisi teee o günden bu güne hiç ama hiç büyümedi hatta daha da küçüldü ama sorun değil. 

Neyse konumuz bu değil konumuz gözler. Liseye normal olarak her şeyinden sıyrılmış bir yabancı olarak geldim. Kimseyi tanımıyordum ama çoğunluk olarak kimse kimse tanımıyordu o yüzden de ilk seferden farklıydı bu. Kimse merakla bakmıyordu benden tarafa, kimse bir saniyeden fazla süzmüyor eğer görülmek için birşey yapmıyorsan yabancı bile olamıyordun. Lisede yabancı bile olamamak çok hoşuma gitmişti. İnsanları izlemek için çok fazla vaktim vardı. Onlara farklı gözlerle her seferinde farklı bir noktadan bakmak, onlardan uzakta ama onların arasında kaybolmuş olmak huzurluydu ve benim adıma o dönemlere huzura en ihtiyacımın olduğu dönemlerdi. Çünkü ev artık aktif bir savaş alanıydı ve benim adıma lisenin sonuna kadar öyle kalacaktı. 

Daha yaşanacak şeylerden habersiz ama hisseder bir ürkeklikle yavaş yavaş arkadaş edinmeye başladım. Birbirinden bu kadar farklı ve birbirini umursamaz ergen topluluğu ancak bir takım yakınlıklar üzerinden birbirlerine kaynaşıyordu. Süreç biraz kendini gösterip sonra gözlerde bir yakınlık ışığı aramakla oluyordu. Hangi lafta kimin gözü parlıyor, kim hangi ismi duyunca heyecanlanıyor, kim hangi oyundan bahsediyor, kim hangi takımı tutuyor, hangi ders, hangi sıra, hangi kız, hangi ağaç ve daha tonlarca objeler, isimler, eylemler, insanlar, ilgiler ve yakınlıklar. Çok kendini paylaşmayı ve göstermeyi seven biri olamadım ben (ve hala da bunun sıkıntısını oldukça yoğun çekiyorum). O yüzden biraz ürkekçe bu yakınlık dansına çok dahil olmadan, başkalarının danslarına küçük katkılarla kafamı sokup bir yakınlık arardım. Ve farkediyordum ki artık meraklı olan gözler benimdi. Yalnız kalmamak adına girdiğim bu merak hali küçük küçük arkadaşlıklar ve dostluklar elde ettikçe azalması gerekirken daha iyisi arttı ve daha yoğun belki de biraz sapıkça bir hal aldı. Okuldaki yeni yakınlıkların güveni, evdeki yakınsızlıkların anlamladırılamaması, herkesi ve herşeyi izlemeye itti beni. Ama bu izleme halinden önce belki biraz evden bahsetmek gerek. 

Bu kadar köpeklik, düşmanlık, dostluk ve yabancılıkla geçen hayatta aile dediğim o çekirdek şey hep çapam oldu. Ağır, kırılmaz, sağlam, küflenmez, bu çapa hayatta kalabilmemin tek sebebi, kaybolmamanın tek pusulası, boğulmamanın tek can simidi oldu. Ama işte insan büyüyor. Yavaş yavaş çapanın hafifliğini, kırıklarını, küflerini görüyor ve büyümeye devam ettikçe çapa onu dibe çekiyor. Diğer çapalara bakıyor mesela ve fark ediyor ki kendi çapasında bir sorun var. Pusula yanlış yeri gösteriyor. Can simidinde delikler ve o seni hayatta tutacak dediğin çapa bir bakıyorsun boynuna dolanmış seni boğuyor, bir bakıyorsun seni okyanusun ortasında yapayalnız bırakmış gidiyor. Bunu fark edince insan bir farklı merakla bakıyor ailesine. Niye olmuyor, neden böyle, niye eskisi gibi değil, niye güvende ve huzurlu değilim, ne değişti gibi gibi sorular ışıldıyor gözlerinde. Sonra fark ediyor tabi, insanlar aslında aşağı yukarı hep aynı ama değişen senin tecrübeli ve keskin gözlerin. 

Okul, sokak, otobüs, durak heryerde herkesi izliyordum ama evde çok daha odaklı izliyordum. Her hareketten, her bakıştan bir anlam bir cevap bulmak amacıyla ya da korkusuyla ya da bir an olsun yakınlık bulmak umuduyla. Belki geçmişe dair belki bana dair bir yakınlık. Ara ara yakınlığa benzer şeyler görsem de bana yakın insanları bir daha bulamadım evde. Diğer duygular vardı ama yakınlık yoktu. Onlar bana ben onlara yabancıydım artık. Hatta sadece bana da değil kendilerine de yabancılardı ve bunu fark ettiğim anda aradığım cevapları bulmaya başladım. Niyeler, nedenler nasıllar hepsi karşımdaki bir çift gözdeydi ve  ben artık çoğu cevabı biliyordum. 

Eğitimli gözler, artan yakınlık isteği ve merakım beni önce de söylediğim gibi farklı ve sapıkça bir izleme haline itti. Sapıkça derken asla yanlış anlaşılmak istemem. Kimseye kötü, rahatsız edici, namahrem bir şekilde bakmadım. Sadece cevapları bulabilmenin verdiği o güçle her anı kaçırmadan izlemeye çalıştım. Kim kime nasıl bakar, kim kimi nasıl söyler, ne görür, ne tepki verir, ne yapar, nedenler ve nasıllarla herkesi izleyen arka sıralarda az arkadaşlı çoğunluk yalnız oldukça sessiz, bazen bilgili bazen salak bir çift gözdüm lisede. Arkadaş dediğim ama aslında sadece tanıdık olan insan sayısı çoktu hatta o zamana kadarki en fazlasıydı ama dostum değildi çoğu ve dost gördüklerim bir elin parmaklarını geçmezdi. Ben herkesin izlediğimden başka bir şey yapamaz oldum, büyüyemez oldum ama etrafımdaki herkesin nasıl büyüdüğünü çok yakından gördüm. (hala da büyüyemiyorum)

Sonrası üniversite… Neredeyse aynı başladı. Artık daha yalnız, çapasız ve hiç arkadaşsız devam edecektim yoluma. Bolca da yalnız kaldım. Ama yalnızlık insana aynaya bakma şansı veriyormuş onu öğrendim. Ve aynaya baktığımda gördüklerim bir kaç ayda yıktı beni. Tüm gördüklerim, tüm yaşanılanlar, tüm gözler, tüm yabancılar, yakınlar, uzaklar, düşmanlar, köpekler, arkadaşlar, dostlar… hepsi oradaydı ama benimkisi yoktu. Her çift gözü okuyacağım derken kendi kişiliğimi, vücudumu, yüzümü ve en önemlisi gözlerimi kaybetmiştim. Aynaya baktığımda yoktular işte, göremiyordum kendimi, ben diye birşey kalmamıştı geriye ki aslında hiç olmamıştı ben diye birşey. Anlayacağın üniversite içe doğru kırılmanın dönemiydi ve hala da o dönemin içindeyim sanırım. Hala kırılıyorum her seferinde daha da içe daha da derine. Günler, aylar, yıllar, şehirler, evler, insanlar geçiyor ama bir türlü bu dönem geçmiyor. O yüzden gördüklerimle alakalı yazılacak kalan bir şey yok. Hiçliği ya da olmamayı nasıl yazabilirim hala bilmiyorum. Belki bir gün bu dönem biterse, aynaya baktığımda gördüklerimi anlamlandırabilirsem belki, ama o zamana kadar benim gözlerim bunları gördü. 

Yorum bırakın