by Yuval Noah Harari, 2015, 13.04.2018
İnsanı insana insanca anlatma işi 2

Bazı kitapları okumak sancılı süreçler. Bazen bir cümleyi hatta bir kelimeyi bile anlamak o kadar uzun sürer ki nasıl bitecek bu kitap dersiniz. Açıkçası ben bu soruyu tam anlamıyla sormadım ama kitabı okumak baya sancılı bir süreçti.
Öncelikle kitap bilinmeyen ya da yenilikçi sayılacak pek bir şey anlatmıyor. Benim de bu tanrı-insan teması ve onun ile ilgili kitapta belirtilen olasılıklara hem önceki hem de başka kitaplardan az biraz aşina olmamdan dolayı okuması iyice sıkıcı hale geldiği anlar oldu. Daha önce bunun ile ilgili şeyler tüketmek bu kitabın benim için olan ilginçliğini azalttı ancak asıl sorun başka bir şeydi.
Kitap, tanrı-insanı anlatmak için yola çıkıp yine insan-insanı yani Homo Sapiens’i anlatmış. Kitabın büyük bölümünde Sapiens’in gölgesi çok hakim. Hatta öyle hakim ki Sapiens’i okuyan birinin bu kitabı okumasına neredeyse gerek yok. Eğer Sapiens’i okuduysanız kitaptaki pek çok şeyi okumuş gibi olduğunuzu söylemeliyim. Bu tıpatıp aynısı gibi anlaşılmasın ama birbirleriyle kesişen çok fazla nokta var. Hatta aşırı fazla nokta var. Kitap Sapiens’in sonunda anlattıkları ile bir başlangıç yapıyor ve orada anlattığı pek çok şeyi burada tekrar ediyor. Bir de bu anlattıklarını pek derinlikli anlatmadığını da söylemek lazım. Daha çok orada burada okuduğu derin fikirlerin ve yazıların aklında kalan kısımları yüzeyselliğinde bir yazı var elimizde. Hiçbir fikir sunulduğu kadar derin ele alınmıyor.
Yazar ilk kitap boyunca sorular sordurup etik algımızı, dünya görüşümüzü ve felsefemizi sorgulatmıştı. Orada uzak geçmişten gelerek temellendirilen sorular burada tek fark olarak daha yakın gelecekten ve daha felsefe ağırlıklı temeller ile sorgulanmış. Oradaki dinler konusu burada da gene aynı şekilde anılmış ve gene aynı konular özelinde bu soruları sormuş. Diyebilirsiniz ki kitap insanlardan ayrılıp ne kadar farklı şeyler sorabilir ama her seferinde aynı değerleri sorgulatmak biraz sıkıcı kaçmış ve aynı sorularla farklı bir sonuca ulaştırılmış gibi gösterilmeye çalışılmış. Özellikle “gibi” diyorum çünkü kitap gene insan gelecekte ne olmak istiyor gibi hiçbir şeye cevap olmayan bir soruyla bitirilmiş.

Kitabı sancılı bir süreç haline getiren asıl şey yazarın kendi yazdığı kitabından kaçamaması durumu. Herhalde ilk kitabın çok satmasından etkilenip aynı şeyi biraz daha geliştirip yazarsam başarılı olur diye düşünmüş ya da üstündeki popülariteden oldukça benzeşen bir kitapla ikinci payeyi almaya çalışmış. Lakin hayat artık bu kadar yavaş değil. Peki bu durum kitabı başarısız bir hale büründürmüş mü? Cevabım çok da değil.
1-Kitap ilk kitaptan daha iyi bir dile sahip.
2-Konu gerçekten ilgi çekici.
3-Kitap kendi oluşturduğu plana sadık.
Bu 3 madde kitabı biraz başarılı kılıyor, fakat bu kitap bana istediğim şeyi vermediğinden başarılı olarak adlandıramıyorum. Beklenti deneyiminizi değerlendirmede her zaman olumsuz etkiler bırakır burada da Sapiens ile beğenimi kazanmışken konu daha hayal gücüne açık daha uçsuz bucaksız bir potansiyel varken kendi temellerine bağlı ve alçaktan uçan bir kitap yaratılması beni hoşnut etmedi. Tabii buradan çıkıp yazarın hayal gücüne laf etmek benim haddim değil ama biraz daha uçuk kaçık şeyler beklemiştim ben kitaptan. Ve özellikle geleceğin daha ayrıntılı betimlemelerini duymak istemiştim Yuval’dan bir tarihçinin (ya da her ne ise) gelecek ile ilgili tahminleri gerçekten ilgi çekici olurdu. Fakat günün sonunda bir tarihçinin daha çok geçmişi odağına alması beklenmeyecek bir şey değil. Yani aslında çok ortalama bir okur olarak benim kitapla genel sorunum kitabın dengesinde yatıyor. Gelecek anlatacağım diye girdiği 400 sayfalık kitaba 300 sayfa tarihsel arka plan koyunca çok okunası olmuyor kitap.

[Yazıyı revize ederken haclı seferlerinde Türkopol diye hristiyan türk paralı askerleri olduğunu öğrendim, Harrari de bununla ilgili yazmış zamanında.]
[Çıktığı dönem baya ünlü isimler tarafından bir marketing kampanyası da almış sanırım. Lobicilik işinde iyi bir kökenden geliyor normal karşılamak lazım.]
[Oldukça ateşli ve yer yer haklı olduğunu düşündüğüm bir eleştiri isterseniz buraya bakabilirsiniz.]
[Serial Experiments Lain bu kitaptaki ütopya adına bir örnek olabilir.]
6ÇİZİLİ
+ Dünyada artık doğal kıtlıklar kalmadı, sadece siyasi kıtlıklar var. Eğer Suriye, Sudan ya da Somali’de insanlar açlıktan ölüyorsa, bu bazı siyasetçiler böyle istediği için oluyor. 16.sf
+ Adem ile Havva, cennette avcı toplayıcı gibi yaşarlar. Cennetten kovulmaları, tarım devrimi ile çarpıcı benzerliklere sahiptir. Kızgın tanrı, Adem’in meyve toplamaya devam etmesine izin vermektense Adem’i alın teri dökerek kazandığı ekmeği yemeye mahkum eder. İncil’deki hayvanların insanlarla yalnızca tarım döneminden önce cennette konuşmaları bir raslantı olmayabilir. 89.sf
+ 20. yüzyılın ilk yarısında Freudcu teorilerin etkisine rağmen, hakim davranışbilimci ekoller ebeveynler ve çocuklar arasındaki ilişkinin maddi alışverişe dayandığını, çocukların genel olarak yemek, barınmak ve sağlık açısından bakıma muhtaç olduğunu ve ebeveynler bu ihtiyaçları karşıladığı sürece çocukların da onlarla bağ kurduğunu idia ediyordu. Sevgi, şefkat, kucaklanmak ve öpülmek isteyen çocukların sadece şımarık olduğuna kanaat getiriliyordu. Çocuk bakımı uzmanları ebeveynleri tarafından kucaklanan ve öpülen çocukların yetişkinliklerinde muhtaç egoistik ve güvensiz kişilkler olacağı konusunda uyarılar yapıyordu. 99.sf
+ Mezopotamya kökenli Gılşgamış Destanı tanrıların dünyayı yok etmek için gönderdiği büyük tufanın neredeyse tüm insan ve hayvanları helak ettiğini anlatır. Tüm bu olanların ardından artık kendilerine adak sunacak kimseler kalmadığını farkeden tanrılar açlık ve mutsuzluktan çilecen çıkarlar. Şans o ki tanrı Enki’nin telkinlerini dinleyen sadık müridi Utnapishtim ailesini akrabalarını ve hayvanlarını da alarak ormana sığınmış ve kurtulmayı başarmıştır. Sular çekilince sığındığı yerden çıkan bu Mezopotamyalı Nuh ilk iş tüm hayvanlarını tanrılara kurban eder. ” Tanrılar çeşnilerin kokusunu aldı/ Tanrılar tatlı kokuları aldı/ Tanrılar adakalara sinekler gibi üşüştüler” diye devam eder destan. 103.sf
+ Birey kelimesinin ingilizce karşılığı olan ‘individual’ bölmek anlamına gelen ‘divide’ sözçüğünün -in olumsuzluk ekiyle birleşmesinden oluşur ve tam anlamıyla bölünemez olanı ifade eder. 114.sf
+ Daha genel olarak baktığımızda biliminsanları beyindeli belirli bir bölgede bir elektrik fırtınası koptuğunda öfkelendiğimizi, bu fırtına dinip başka bir alan aydınlandığında aşık olduğumuzu biliyor artık, hatta nöronları uyardıklarında aşk ya da öfke hissetmemizi bile sağlayabiliyorlar. [Aklımın ve duygularımın istenildiği gibi değiştirilebildiği bir dünyada ben ve benim gibi insanlar özgür müdür? Sanal dünya aklımın ne kadarında hakimdir?] 119.sf
+ Asıl hayret verici olansa sistemin çöktüğü o andan çok onlarca yıl nasıl ayakta kalmayı başardığıdır. Devrimler neden bu kadar nadir gerçekleşir? Kitleler teoride harekete geçip önlerine geleni paramparça edebilecekken neden balkondan önlara emreden bir adama amade bazen yüzyıllar boyunca alkışlayıp tezahürat etmeye devam ederler? 145.sf
+ [Modern insan kendisine verilen haksız teklifi niye kabul eder?] 150.sf
+ [Ne kadar da pasifize edici görüşler. Acaba samimi mi yoksa sinsi mi?] 159.sf
+ Hayvanlar ruhları ya da zihinleri yetersiz diye değil hayal güçleri yetersiz olduğu için bize karşı koyamaz. 160.sf
+ Hiçbir antik Mısırlı firavunun tüm toprak varlığını, aldığı vergi mıktarını bilmediği gibi Elvis Presley de kendi adına imzalanan sözleşmelerin içeriği hakkında tam bir bilgiye sahip değildi; tıpkı dünya üzerinde hiçbir canlının Avrupa Birliği’nin tüm yasa ve yönetmeliklerini tamamen bilemeyeceği ya da hiçbir finansçının dünyadaki bütün piyasaları takip edemeyeceği gibi. [Artık tüm bunları yapabilecek biri var] 170.sf
+ …tekerlek MÖ 1500’lere kadar Mısır’da yaygın olarak kullanılmaya başlanmadı… Pek çokları antik Mısır’ın baraj, su rezervi ve piramit gibi dev yapılarının uzaylılar tarafından yapıldığını öne sürer. Tekerlek ve metal alete bile sahip olmayan bir kültür nasıl böylesi harikalar yapmış olabilir ki? 172.sf
+ Shakespeare’in zamanında bir lisans öğrencisi Oxford’dan sadece iki sonuçla ayrılabilirdi; diplomayla ya da diplomasız. [Türk eğitim sistemi buna evrilse kurtulabilir mi?] 179.sf
+ Birileri, “Diploma dediğiniz sadece değersiz bir kağıt parçası!” der ve buna göre hareket ederse hayatta ilerleme şansı azalıyor. [Bendir] 181.sf
+ Tarih tek bir anlatı değildir; aksine binlerce çeşitli alıntıdan meydana gelir. Neyi anlatmayı seçersek bir diğerini susturmayı tercih etmiş oluruz. 186.sf
+ Dinlerin sosyal düzeni koruma ve büyük çapta işbriliği organize etme aracı olduğu önermesi, dini en önemli ruhani yol olarak görenler için can sıkıcı olabilir. Ancak dinle bilim arasındaki mesafe düşündüğünüzden daha az, dinle ruhanilik arasındaaki mesafeyse bir o kadar fazladır. Din bir anlaşmayken ruhanilik bir yolculuktur. 194.sf
+ Düalizme göre iyi tanrı huzurlu ruhlar dünyasında yaşayacak saf ve sonsuz ruhları yaratmıştır. Zaman zaman şeytan olarak da isimlendirilen kötü tanrıysa maddeden yapılma öteki dünyayı yaratır. ŞEytan yarattıklarını sonsuza dek nasıl yaşatacağını bilmediğinden maddelerin dünyasındaki her şey çürür ve yok olur. Kusurlu yaratımına yaşam verebilmek isteyen şeytan saf ruhları baştan çıkarır ve geçici maddi bir bedene hapseder. İnsan budur işte; kötü maddi ruha sıkışmış iyi bir ruh. Ruhun hapishanesi olan beden eninde sonunda çökerek öleceği için şeytan dur durak bilmeden ruhları yiyecek, seks ve güçgibi bedensel zevklerle yoldan çıkaracaktır. Beden yok olduğunda ruhun ait olduğu dünyaya kaçma şansı vardır, bedensel zevklere duyduğu istekle baştan çıkar ve yeni maddi bir bedene girer. Ruh bedenden bedene göçerken günlerini ziyafetler seks ve güç uğruna heba eder. 195.sf
+ Zen budistleri “Yolda Buda’ya rastlarsanız öldürün” der. Bu tavsiye ruhani bir yoldayken karşınıza kurumsallaşmış Budizmin kesin fikirleri ve değişmez yargıları çıktığında kendinizi olardan kurtarmanız gerektiği anlamına gelir. 196.sf
+ Mutlu ya da kötü bir son yok; hatta hiçbir son yok. Olaylat birbiri ardına sadece olageliyor. Modern dünya bir amaca inanmıyor, sadece nedenleri umursuyor. Modernitenin bir sloganı varsa o da şu olmalı: “olur böyle şeyler.” 212.sf
+ Modern sözleşme insanlara akla hayale sığmayacak cazip imkanlar sunmakla birlikte, devasa tehlikleler de yaratıyor. Her şeye muktedir olma ihtimalimiz çok yakın, neredeyse parmaklarımızın ucunda, ancak tam altımızda hiçlikten meydana gelen dipsiz bir uçurum uzanıyor. Anlamdan yoksun bir evrende, güç peşinde, birmek tükenmek bilmeyen bir koşudur aslında modern yaşam. Modern kültür tarihte görülmediği kadar güçlü ve dur durak bilmeden araştırıyor, üretiyor, keşfediyor ve büyüyor ama aynı zamanda daha önce hiçbir kültürde görülmediği kadar büyük bir varoluş endişesiyle bir türlü rahata kavuşamıyor. 213.sf
+ Mahkemeler ve polis dahil olmak üzere her şey satılığa çıkığında güven uçar gider, krediler çarçur olur, işletmeler batar. [Adaletin omadığı yerde her bok olur] 232.sf
+ Hassasiyetiniz olmayan bir konuyu deneyimleyemezsiniz, tıpkı uzun bir deneyimleme sürecinden geçmeden hassasiyet geliştiremeyeceğiniz gibi. 251.sf
+ 19. yüzyılın başında modern eğitim sisteminin baş mimarlarından Wilhelm von Humbolt, varlığımızın amacını “olabildiğince çok deneyimin süzülerek bilgeliğe dönüşmesi” olarak açıklar. Ayrıca “Hayatın zirvesi her şeyin tadına bakmaktır” der. Bu söz hümanizmin ana sloganı bile olabilir. 251.sf
+ Demokratik seçimler yalnızca dini inanç ya da ulusal efsaneler gibi belli ortaklıkları paylaşan toplumlarda uygulanabilir. Seçimler temelde anlaşan insanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için bir yöntem olarak kullanılabilir. 262.sf
+ Bana kalırsa savaş herkese kendinden kurtulma fırsatı veriyor… 267.sf
+ Hitler rütbeli bir asker değildi, dört yıllık savaş boyunca bir onbaşıdan daha yetkili olmamıştı. Resmi bir eğitimi, mesleki bir becerisi ve hiçbir siyasi geçmişi yoktu. Ne başarılı bir iş adamı ne de başarılı bir sendikacıydı, yüksek mevkide arkadaşları olmadığı gibi parası da yoktu. Hatta Alman vatandaşlığı bile yoktu, beş kuruşsuz bir göçmendi. 269.sf
+ Hislere duyduğumuz hümanist inanç modern sözleşmenin bedelini ödemeden meyvelerini toplamamızı sağladı. Bizi sınırlayacak ve anlamlandıracak hiçbir tanrıya ihtiyacımız yok artık, müşterilerin özgün tercihleri ve seçmenlerin desteği ihtiyacımız olan anlamı bize sağlıyor. Peki müşterilerin ve seçmenlerin hiçbir zaman özgür tercihler yapmadığını anladığımızda ve teknoloji onların duygularını hesaplamayı tasarlamayı ve aşmayı başardıpında neler olacak? Eğer tüm evren insan deneyimine bağlıysa, insan deneyimi süpermarketteki herhangi bir üründen farksız tasarlanabilir bir ürün haline geldiğinde ne yapacağız? 290.sf
+ Sağ ya da sol butona basmak şüphesiz ki tercihtir. Ancak bu özgür bir tercih değildir. Buradan yola çıkarak özgür iradeye duyduğumuz inancın hatalı bir mantığa dayandığını söyleyebiliriz. Zincirleme bir biyokimyasal tepkime sağ butona basmak istememe neden olur, içtenlikle sağ butona basmak istediğimi hissederim. Buraya kadar doğru. Gerçekten de basmak isterim ancak insanlar bir yanılgıya kapılarak basmak isteyişimi istemeyi tercih ettim olarak yorumlar. Bu tamamen yanlıştır. İsteklerimi tercih etmem, onları sadece hisseder ve bu hislere göre davranırım. 297.sf
+ Denemekten korktuğum için brni başarısızlığa sürükleyen kafamın içindeki o huysuz cüceler olmadan ben kimdim? Ve o sesler nereden geliyordu? 301.sf
+ Konuşmayı kontrol eden sol beyin kar manzarası hakkında hiçbir veriye sahip değildir, bu nedenle sol elin neden küreğe uzandığına dair bilgi sahibi değildir. Bu yüzden inanılabilecek bir şeyler uydurur. Bu deneyi pek çok kez tekrarlayan Gazzaniga, sol beynin sözlü yetilerimizin yanı sıra yaşamımızı sürekli anlamlandırmaya çalışan ve inandırıcı hikayeler üretebilmek için dağınık ipuçlarını bir araya getirerek yorumlayan bir iç tercüman işlevi gördüğüne kanaat getirir. 305.sf
+ Anlatıcı benlik deneyimleri biriktirmez ortalamasını alır. 309.sf
+ 1869-1909 yılları arasında görev yapan Harvard rektörü Charles W. Eliot 5 Ağustos 1917’de New York Times’a şöyle yazmıştı: “Demokratik ordular aristokrasinin komuta ettiği, zorbalıkla yönetilen ordulardan daha iyi savaşır[…] kitlelerin yasaları belirlediği kamu görevlilerini seçtiği, barış ve savaş meselelerini çözdüğü ulusların orduları ulu Tanrı’nın emri doğrultusunda doğuştan gelen hakları sayesinde başa geçmiş bir zorbanın ordusundan daha iyi çarpışır.” 320.sf
+ [Gerçekten ilk kitabın farklı kelimelerle yazılmış halinden başka bir şey değil. Mesela atlar yine geldi.] 325.sf
+ [Kitabı okudukça kafamda canlanan görüntü pro’cular ve anti’ciler birbirine bağırırken onları uzaktan izleyen ben oldu. Bu kitap beni iyice düalist yaptı.] 351.sf


Bir Cevap Yazın