by Zeki Demirkubuz, 2001, 1h59min

Çok iyi film. Hatta çok çok iyi bir film. O duygusuzluk-ruhsuzluk örtüsünün altından öyle duyguları kaşıyor ki filmi midende hissediyorsun. Planları, açıları, olayları, temposu, insan olmaya dair sadeliği, varlığın ve yokluğun inanılmaz hissi, hatta tertemiz Türkçesi bile inanılmaz derecede iyi duygu geçiriyor ve filmin ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor ‘bence’. Sadece Türk sineması değil tüm dünya filmciliği adına adım atan bir film ‘bence’. Filmlerin Allah’ı değil ben de film severlerin peygamberi değilim ama bir yokluğu ve ruhsuzluğu daha doğrusu duygusuzluğu ama asıl önemlisi insan olmak denilen basitliğin ne kadar basit olduğunu gösteren bu sadeliği daha iyi veren bir film ‘bence’ yoktur. Bu durumda Albert Camus’un etkisi büyüktür kesinlikle ama uyarlanılan kitabı okumadığım için bir şey diyemiyorum.

Aslında hepimizin içindeki o boş sayfaya, o boşluğa, renksizliğe, kimliğin ve sıfatların var olamadığı hiçbir sesin çıkmadığı o uzaya dair bu çok naif filmi izlemiş olmak benim beyin sınırlarımı zorluyor. Ara ara gelen hisler, bazı düşünceler, bolca bilinmezlik arasındaki nadir kesinlikler; bu filmin ve insanı birey yapan o yerin ana malzemesi aslında. Ki film aslında o birey yapan yerin boş kalışını anlatıyor. Bir şeyler oluyor, bir şeyler yaşanıyor, filmdekiler hissediyor, izleyen hissediyor ama bunca his ve olay Musa’nın o boş uzayından sadece gelip geçiyor. Bir etki bırakmadan. Yörüngenin uzaklarından geçen bir asteroit gibi. Çünkü o asteroidi çekecek bir ağırlık bir kütle bir yörünge yok. Musa’nın uzayına giren asteroitler sadece geliyor ve geçiyor. Bunu yansıtabilmek çok büyük maharet ‘bence’, hem oyunculuk hem yazarlık hem de yönetmenlik adına, bu sebeple de ‘bence’ çok özel bir film.


Yorum bırakın