Fenerbahçe’nin başarılı olmak için Türk oyunculara her zaman ihtiyacı var ama yabancı hocaların gözünde Türk oyuncular çoğu zaman yetersiz, tembel, yavaş ve oyun aklı az oyuncular olarak sıfatlandırılıp değer görmüyor. Türk oyuncuların süreklilik değil an oyuncuları olması ise özellikle portekiz hocalara çok batıyor. Ama Türkiye’nin futbolunu iyi analiz eden bir hocanın, Türk oyuncuların bu lige ne kadar uygun bir oyun oynadıklarını görmesi hiç zor değil. Mesela Fenerbahçe 90 dakika boyunca hücum ya da savunma sürekliliği gösterdiği bir maçta kesinlikle kalesinde gol görecektir ki bunların çoğu puan kaybettiren cinsten olacaktır. Hücum yaptığı koca maç boyunca arkaya sarkan bir an ohyuncusu tarafından kesinlikle cezalandırılacaktır. Duvar gibi savunma yaptığı bir maç sırasında tehlikesiz bir ataklardan birinde bir anlığına bir oyuncu öyle bir şey yapacaktır ki o gol kalede olacaktır. Fener’in, futbol kariyeri boyunca gol atmamış adamlardan gol yemesinin, adı sanı duyulmamış adamlardan gol yemesinin yegane sebebi budur.

Bu sorunun farkına varamayan Vitor, Jorge, Jose gibi hocalar sorunu Türk oyuncuların yetersizliğinde görür. İrfancan’ın bu 3 hoca tarafından da kesik yemesinin sebebi burada yatar. Diğer yandan da İsmail hoca gibi Türk ligini iyi anlayan bir hocanın oyununda kariyerinin en iyi sezonunu yaşaması yine bu sebeptendir. İrfan, İsmail hoca ile sezon boyunca doğru anları oynayabilmiş ve en önemlisisezon ilerledikçe fiziksel kalitesini arttırıp daha fazla an bulma şansını arttırmıştı. Lakin diğer hocalar için hem maç içi süreklilik, hem de fizik kalitesi olarak geri planda göründüğünden zorlama anların, düzenin işe yaramadığı zamanların ve son dakikaların oyuncusu olarak kalmış haliyle başarılı olamamıştır. Bu gibi Türk oyunculardan takımdan ayrı işler yapmasını bekleyerek verim almaya çalışmak oldukça saçma ve başarısızlığı tescilli bir tarz. Buna karşın teknik yetenekleri daha sınırlı fakat sürekliliğe ve asker olmaya biraz daha yatkın Türk oyuncuların biraz da zorunluluktan da olsa bu 3 hocanın takımında ne kadar yer tuttuklarını görebilirsiniz. 90 dakikayı oynayabilmek, maçı kazandıracak o küçücük anı oynamaktan daha değerli bu hocaların gözünde. Tüm olaya bir ödev gözüyle bakmaktan onları ve takımlarını özel kılacak şeylerden uzaklar. LAkin Fenerbahçe’nin gerçeği o anların oynanıp oynanamamasından ve özel kılacak şeylerin olup olmamasından geçer. Türk oyunun, liginin, milli takımının ve özellikle Fenerbahçe’nin oyunu hep anlar oyunu olmuştur. Başarı da çoğunlukla böyle oyunlarla gelmiştir. Mesela 2014 şampiyonluğu, mesela Dünya Kupası ikinciliği. Hocaların bunu kavrayıp kavrayamaması başarının gelip gelmemesiyle paralel gider. Portekizli hocalar hatta avrupalı hocaların büyük bir kısmının bunu anlayamamasındaki sebep monarşi geleneğinin, emperyalist ve kapitalist düşüncenin her ana ve her şeye sahip olma açlığından geliyor olabilir.
Türk oyuncuların başarıdaki tek etkileri an oyuncuları olmaları değil tabiki. Bir de işin kulübü bilmek, ülkeyi bilmek, bunların ağırlığını bilmek, ister iyi ister kötü taraftar tepkilerini yönetebilmek, yabancılara aidiyet katabilmek ve oyun içi salmaları yönetebilmek gibi çok değerli yönleri de var. Kısaca üzerlerinden geçmek gerekirse; kulübü ve onun ağırlığını bilmek buradaki en baba paylardan birine sahip. Fenerbahçe’yi tanımak, kültürünü hayatta kapladığı yeri ve ağırlığını bilmek ve en önemlisi bunları hissedebilmek ‘c class’ bir Türk oyuncuyu ‘a class’ bir Fenerbahçe oyuncusuna çevirebilir. Futbol bu ülkede duygusal bir oyundur ve Fenerbahçe bu ülkedeki en romantik kulüplerden biridir. Eğer oyuncu Fenerbahçe ile duygusal bir bağ kuramıyor, onu benimsemiyor ve onu hayatının en özüne koymuyorsa ya da ilişkisini salt profesyonel seviyede tutuyorsa, bireysel olarak ne kadar başarılı olursa olsun sonuca ulaşmakta problem yaşayacaktır. Kırılma maçları, rüzgarı çevirecek maçlar, ölüm kalım maçları, final maçları Fener için çoktur ve hepsi de o maçın içindeki bir ana bakarlar ve oyuncu içinde eğer o duygusal ağırlığı bulamıyorsa, o çok önemli olması gereken an kariyerinde oynadığı herhangi bir maçın herhangi bir anı kadarsa Fenerbahçe kırılır, rüzgarda uçar, ölür ve kaybeder. Bu anların önemini ne taraftarlar verebilir, ne hocalar anlatabilir, ne başkan aktarabilir. Türk oyuncular bunu içinde yaşadıkları kültürün doğdukları andan itibaren maruz kaldıkları dinamikleri ile okudukları, öğrendikleri, gördükleri, yaşadıkları kırılma anlarının kümülatif ağırlığı ile hissederler. Bir de kulübe karşı bir sevgileri varsa o bazen sık bazen nadiren gelen anların ağırlığı her şeydne ağırdır.

Yabancı oyuncular kısmında ise iş yine doğup büyüdükleri kültürün bizimkine olan yakınlığı ve en önemlisi o yukarıda bahsettiğim Türk oyuncu veya oyuncuların kadroda oluğ olmaması ile ilişkilidir. Bu duyguların ağırlığını bilmiyorsan; tepkileri yönetmek, basını yönetmek ve oyunun içini yönetmek oldukça zorlaşır ki bugün Fenerbahçe’nin yabancı oyuncuları ile en sık yaşadığı problem budur. Bir oyuncu o anın gücünün farkındaysa kötü giden bir maçı çevirebileceğinin umudunu sürekli hisseder. Mücadeleyi bırakırsa karşılaşacağı tepkinin farkında olur. O bağı içinde bulursa bırakmamayı her şeyden çok ister. Bu duygular aslında sonuçtan bağımsızdır ama ona ulaşmanın en temelinde yatar.
Tabi Türk oyuncular sadece çiçek böcek ve güneşli günlerden oluşmuyor. Her duygusal toplumda olduğu gibi tembellik, kolaya düşkünlük, aşırı düşüp aşırı yükselmek ve kendini dev aynasında görmek gibi şeyler Türk futbolcuların saha içi ve dışı hayatında oldukça hakim temalar. Bir kere bizim topçular gerçek anlamda antrenman yapmayı sevmiyor. Bunun direkt geri dönütü de saha içi etkinliklerindeki düzensizlikler, kolay sakatlıklar ve kariyer kısalıkları oluyor. Pek çok topçumuz kariyerinde bir adım attıktan sonra ‘oldum ben’ psikolojisine girip müthiş bir düşüş yaşıyorlar. Özellikle Fener’e gelen topçularda bunu görmek olası. Cengiz, Çağlar, belki Arda Turan, ya da ne bileyim Sergen gibi “ben zaten…”li cümlelerde kendini zikretmeye yatkın adamların öğrenmeye ve bu sebeple bırak ilerlemeyi oldukları seviyeyi korumaları neredeyse imkansız oluyor. Ben oldum diyen topçular için antrenman zul, sevmediği deplasmanlar hakatret, eleştiriler ise ihanet gibi görünüyor. Böyle oyuncularla çalışmak takımlar için çok zor ve göründüğünden daha fazla yıkıcı oluyor. Fenerbahçe’nin son dönemdeki Türklerinin bir kısmında bu hakimdi ve oldukça bel büken durumların başrolleri oldular. Futbol dışı hayatlarını futbollarına müdahil ettirecek kadar genişleten de yine bu ben oldumcular. Ama bir yandan da bunun kıyısından köşesinden geçmeyen çok başarılı Türk topçuları da gördük son dönemde ki hepsi çok önemli seviyelere geldiler.

Yazıya yabancı hocalar ve türk oyuncular derken aslında Fenerbahçe’nin iyi türk oyunculara olan zorunluluğunu anlatmak istememdi. Yabancı hocalarla yaşadıkları bazı fundamental sıkıntılar da iyi olabilecek oyuncuların önünü tıkayan sebeplerden gördüğümü belirtmek istemiştim. O zaman hoca seçimi Türk hocadan yana olmalı değil mi? Maalesef hayır. Türk hoca ve Türk oyuncu kombinasyonu özellikle Fenerbahçe adına en tehlikeli şeylerden bana kalırsa. Fenerbahçe’nin 20 yılda aynı anda hem iyi Türk oyuncuları hem de iyi Türk hocaları oldu ama bunların kaçında başarı geldi? Neredeyse sıfır. Türk hocaların son başarılı oldu 2011 ve 2014 yıllarında oyunun ana taşları yabancılardı. Golleri atan kadroyu ileri seviyeye çıkaran Türkler değil yabancılardı. Türk oyuncular kötü değildi ama onların seviyesindeki diğer Türklerle başarıya ulaşmaları imkansız olurdu. Türk oyuncuların ana planda olduğu ve başarının geldiği yıllarda ise hocalar çoğu zaman yabancıydı.
Neden iki tarafında Türk olduğu bir senaryonun başarılı olamadığı ise benim Fenerbahçe kültürnün hakim paradigması olarak gördüğüm hiyerarşide yatıyor. Kendini ben oldum diye görmeye yatkın oyuncular, Türk hocaların da bu temelden gelme olduklarından mütevellit sağladıkları rahatlığı istismar ederek kendilerini oyundan, hocadan ve hatta klüpten dahi büyük görme gafletine çok kolay kapılıyorlar. Hocalar hiyerarşiyi kaybetmeseler bile o mutlak dalaşmanın getirdiği ağırlıkta yabancı oyuncuları, genç oyuncuları ve taraftarı çok kolay kaybediyorlar. Malum savaş alanı ne kadar büyürse kayıplar o kadar artar. Ve bu iki grubun dalaşmasından oluşan boşluğu tahmin edin Fenerbahçe’de kimler dolduruyor? Tabiki Başkanlar.

Fener bir başkan kültü takımı. Kulüp kapılarının içerisinde kaos olması bir başarısızlığın sonucu değil başarının sebebidir. Ateşi enerji yapacak da kıyamet edecek de onun nasıl ve ne kadar kontrol edildiğinde yatar. Asimetrik ikililerde yani Türk-Yabancı kliklerinde başkan doğru ateş kontrol dinamikleri yakaladığından başarılı olmaya daha yatkındır. Anlık hamleler ve doldurulacak boşluklardan çok sınırları çizilmiş bir kaos alanı ve o alanın büyüttüğü hayal başkanı ve takımı başarılı yapar. Simetride işler daha zordur çünkü alanın insiyatifi başkanda değildir. Ateş kendince parlar, söner, yakar ya da yapar. Önemli olan burada başakanın anlık boşlukları ve hamleleri iyi yapmasında yatar. Çünkü yanlış bir hamle, yanlış bir boşluk tüm ormanı yakabilir tüm ateşi söndürebilir. İlkinde başarıyı oyunculara ve teknik ekibe mal etmek daha kolayken ikincisinin mutlak sahibi başkandır.
Peki doğru asimetri nedir? Doğru asimetri Türk oyunculara oyun içi boşluğu sağlayacak kadar ligin gerektirdiklerini anlayan ama oyuncunun egosal hakimiyetini kendinden uzakta tutacak ve hatta yapabilrse onu kıracak yabancı hocalarda yatıyor. Oyun içi boşluğu sağlamak kadar antrenma disiplini sağlamak ve en önemli bunları yaparken oyuncuyu değerli hissettirmek oyuncu-hoca hiyerarşisinin sağlıklı olmasını sağlar. Oyun planı ne kadar önemli de olsa oyun içinde kral oyunculardır. O hiyerarşiyi onlara sağlamak maç bittikten sonra da hiyerarşinin hocada olduğunu göstermek Fener adına başarının anahtarı olur. Bu hem boşluk hem de disiplin anlayışını sağlayacak, Türk düşünüş biçimini kavrayabilecek hocalar da genelde buna yakın düşünen hocalarda değil anlama yeteneği yüksek Alman hocalar oluyor. Daum sanırım bunun en iyi örneği. Onun kurduğu yapı ve oluşturduğu hiyerarşi yıllaraca başarılı adlandıracağımız dönemlerin temelini attı. Belki kendisi o kadar da başarılı görğnmüyordu ama kurduğu şey ve yakaladığı dolaşım Fenerbahçe için uyumun ve doğruya giden yolun ışığı oldu. Sadece oraya bakılarak atılan adımlar bile bugün hala Fenerbahçe’de bu iyi diyeceğimiz şeylerin başında geliyor.


Bir Cevap Yazın