by Krzysztof Kieslowski, 1994, 1h39min
3 renkler serisi benş genel olarak kendine çekemedi. Bu alegorik Avrupa Birliği sancısı ya da Fransa’cılık ya da da Polonya’mız avrupalı oluyor mevzusu hiç benlik değil. Hem seri hem de bu film özelinde genel sorun en temele konulan şeyin sürekli saklanarak ya da etrafından dönülerek anlatılması. Tüm olayı üzerine kurduğun şeyi anlatmayıp sürekli bir kadın erkek sürtüşmesi üzerinden bambaşka olaylar anlatınca o temeldeki şey yok oluyor. Tamam her film anlatmak istediğini açık açık yapmak zorunda değil ve gizleyerek anlattığı için çok iyi olan filmler var ama burada öyle bir saklanıyor ki temel kayboluyor. Önümdeki dağı göstermek için aynadan suya yansıyan dağın görüntüsünün fotoğrafını ekranı kapalı telefondan göstermek gibi bir şey.

Bu sonuncu film aralarında en derli toplusuydu ayrıca. Yine aynı kalaslıklar var ama anlattığı şey daha anlaşılır ve temeline uygun. Fraternite’yi belki iyi biçimde anlatmıyor ama toplumsal bir şeyler anlattığı ve bireysel bir bağ yakaladığı kesin. Durum böyle olunca ya da durumun böyle olmasının sebebi de olabilir, daha dolu bir diyalog yazımı var, görsellik daha yalın ve anlatmanın abartılığında değil gerçekçi. En büyük farkı bu sanırım.
Seri boyunca anlatılan kadınların hepsinin duygusal derinliği karşımdaki duvar kadardı, burada en azından ana karakterin biraz duygusu ve rengi var. Olaylara salt bir Fransız soğukluğunda yaklaşmıyor, en azından insan olduğunu karşıya geçirebiliyor. Ki bu karakter bence abartılmış bir renklilik düşünülerek yazılmış ama adamların standart halleri o kadar soğuk ki en abartılı renkli karakterleri normal insan olarak kalmış. He ne kadar diğerlerinden daha canlı olsa da yine bir kadın yazamayan erkek sığlığı var üstünde. Filmin tüm kadınlarındaki bu durumdan bu film de kendini kurtaramamış. Seri boyunca anlamlandıramadığım derecede bir kadın azgınlığı var. Yani bu bir fantazi mi yoksa Fransız toplumunun gerçeği mi bilmiyorum ama tüm kadınların hemen şimdi seks, bekar anneler sik arıyor gibi sürekli bir aldatma, sevişme ve cinsellik üzerinde hayatlarını devam ettiriyor olmaları bana çok eğreti geliyor.

Buradaki ana karakter yine bu konudan diğerlerinden biraz ayrılıyor ama bunun temel sebebi bence oyun arkadaşında yatıyor. Yaşlı, durgun, düşünceli ve bir adalet felsefesini kendince yaşatmaya çalışan bu eski yargıcımız aynı zamanda geçmişiyle cebelleşmek, insanları izinsizce dinlemek ve genel olarak yaşlı yalnız somurtkan bir adam olmak gibi hobilere sahip. Böyle bir karakterin ilişi, aşk, seks, özgürlük ya da eşitlik gibi konulardaki katılığı ana karakteri de o kuyuya düşmekten kurtarmış. Filmde zaten ön planda bir arkadaşlık üzerine kurulduğundan ana karakter bu sığlıktan en uzak kadın karakterimiz olmuş.
Bu ön plandaki arkadaşlık arka plandaki fraternite değil mi diyeceksin ama tam olarak değil. Yalnız bir adamın insan araması kadarlık bir fraternite. Bir arkadaşlık kurulduğu kadar bir manipülasyonun olduğu da söylenebilir. Bu yaşlı yargıç hem insanları dinlerken hem de kızımıza yol gösteririken aslında biraz tanrıcılık oynamak istediği aşikar. Bunca şey bilip bunların üzerine aksiyon almamak ona yeteri kadar bir tatmin veriyor. Kızçemiz ile bir arkadaşlık hasıl olunca ise onun bu huyu daha bir yol göstericiliğe evriliyor. Ve daha sonralardan öğreniyoruz ki bu tanrıcılık aslında bir güç tatmini için değil geçmişi ile katarsis yaşamak adına orada. Ama yine de bir noktaya kadar fraternite haklısın. (Yazarken fark ettim yargıç karakteri tüm serideki en sağlam karakter kesinlikle.)
Bunlar haricinde üç film de birbirinin aynısı ve serini sonu ise… Valla ne demek istediğini pek anlamadım. Anlamak üzerine de kafa yormak istemedim açıkcası. Herkes ölüyor da bi bunlar kalıyor da yine hangi alegorik yeniden doğuşun anlatımı hiç sikimde değil. Gördüğümü gördüğüm değerde alıyor ve bir gemi batmış tesadüf sadece bizim serideki karakterler kurtulmuş diyerek hayatıma devam ediyorum.



Bir Cevap Yazın